Anneler Günü yaklaşıyor. Sistem bize çiçek, kahvaltı ve teşekkürlerle anneliğin yükünü yok saymayı, ufacık jestlerle her an, her gün harcanan karşılıksız ve muazzam emeği görünmez kılmayı, üzerini kapatmayı öneriyor. Peki gerçeklik böyle mi?
Annelik bin yıllardır kutsanarak sunulan ama gerçekte kadının görünmez emeğini sömüren bir tecrit biçimidir. Patriyarkal (erkek egemen) sistemin en sinsi yapı taşlarından biri olan annelik miti, kadını yalnızlaştırır, görünmezleştirir ve sessizce tüketir.
Kadın bir bireyken önce “eş”e, sonra “anne”ye indirgenir. Adı unutulur, unutturulur. Emekleri doğallaştırılır, yaptığı her şey “zaten yapması gereken”e dönüşür. Emzirmek, gece uykusuz kalmak, yemek yapmak, çocuğun duygusal ve zihinsel tüm yükünü taşımak anne olarak onun “görevidir.” Oysa bu rollerin tamamı kadının hem bedensel hem zihinsel olarak tükenmesine neden olur.
Bir an durursun…
Bir an durursun ve sen eski sana veda etmişsindir ya da eski sen sana veda etmiştir, haberin yok.
Bedenin artık o tanıdığın beden değil. Sütten şişmiş, sarkmış memeler, çatlamış bir göbek, ödemden şişmiş beden, kurumuş, çatlamış bir ten… Kısaca birçok açıdan farklılaşmış bir vücudun vardır artık. Sana yabancı…

Nedenini anlayamadığın ağlama krizleri arasında, bu kadar şok haldeyken dahi kendini bir şeyleri anlamaya ve yorumlamaya iterken bir anda bir bebek kucağında! Ve artık annesin sen!
Hormonların senin bir parçan değil de artık düşmanın gibi. Yanı başında sevgi yumağı bir canlı ama kaçma isteğin de var.
Fakat bu bir film değil. Kapatamıyorsun. Ya da ücretli bir iş değil, istifa edemiyorsun.
Kadını yalnızlaştıran aile kurumu
Feministler olarak biliyoruz ki “aile”, özel olanın politik olduğu gerçeğinin en net örneğidir. Aile kadının ücretsiz emeğinin yeniden üretildiği, erkeğin konforunun sistemce garantilendiği bir yapıdır. “Mutlu aile, sıcak yuva” masalı kadınlar için çoğu zaman hayattan soyutlanma, ekonomik bağımsızlıktan kopuş ve yalnızlaşma anlamına gelir.
Kadınların kendi adlarıyla var olamaması, emeklerinin görünmemesi ve kendi geleceklerinden vazgeçmeleri/vazgeçmek zorunda kalmaları sadece bireysel bir sorun değil, yapısal ve sınıfsal bir eşitsizliğin ürünüdür. Bu yüzden anneliği romantize etmek değil, onu politik olarak çözümlemek zorundayız.
Yeri gelmişken belirtmek bahsettiğim şey kadınların anne olmayı istemeleri değil. Kadınlar çocuk doğurmak istedikleri gibi, çocuk doğurmamayı da seçebilirler. Bu kadınların hakkı. Burada bahsettiğim şey atanmış bir toplumsal cinsiyet rolü olarak annelik ve biyolojik olarak anne olmanın aynı şey olmadığı. Annelik kadın emeğinin aile kurumunda sömürülmesi üzerine kurulu, çocukların tüm sorumluluklarının ve bakımlarının sorgulanmaksızın kadınların üzerine “doğal görev olarak” yüklenmesi. Buna neden olan patriyarka dediğimiz sistem.
Anne olmakla annelik bu nedene farklı iki şey.

Romantizme değil, mücadeleye ihtiyacımız var
Anneler Günü yaklaşıyor. Sistem bize çiçek, kahvaltı ve teşekkürlerle anneliğin yükünü yok saymayı, ufacık jestlerle her an, her gün harcanan karşılıksız ve muazzam emeği görünmez kılmayı, üzerini kapatmayı öneriyor. Ama biz bugünü, görünmeyen emeklerin, paylaşılmayan yüklerin ve kadınların yaşamdan tecrit edilmesinin ifşası olarak kullanmalıyız.
Annelik ve onun üzerinden yükselen aile kurumu ile yüzleşmeliyiz.
Gerçek özgürlük, “iyi anne” kalıbına sığmakta değil, bu kalıpları yıkmakta yatıyor. Anneliği kutsamak değil, politikleştirmek gerekiyor. Çünkü annelik, kadınların yalnızca biyolojik değil; sosyal, ekonomik ve ideolojik olarak da kuşatıldığı bir mücadele alanıdır.

07.05.2025, Bern



