Benim için Sırrı Süreyya, siyasetten çok daha fazlasıydı. Sinemanın dilini cezaevi duvarlarına çarptırıp özgürlük şarkıları yazan bir mahkumdu önce. Zindanında, tütün sararken ve kitap yazarken büyüdü. Yıllarca süren cezaevi, gençliğinin en kalabalık yalnızlığıydı. Ama o yalnızlıktan filmler, şiirler, direnişler doğdu
Bu sabah, bir boşluk vardı hepimizin kalbinde. Kimse önce tam adını koyamadı bu hissin. Sonra anladık; “Sırrı ağabey yok artık…” Öyle sessiz, öyle kendine has bir vedayla çıktı ki sahneden, yine kimselere haber vermeden çekildi perde arkasına. Tıpkı sinemasındaki halleri gibi. Gülerken ağlatan, ağlarken umut eken bir vedaydı bu.
Benim için Sırrı Süreyya, siyasetten çok daha fazlasıydı. Sinemanın dilini cezaevi duvarlarına çarptırıp özgürlük şarkıları yazan bir mahkumdu önce. Zindanında, tütün sararken ve kitap yazarken büyüdü. Yıllarca süren cezaevi, gençliğinin en kalabalık yalnızlığıydı. Ama o yalnızlıktan filmler, şiirler, direnişler doğdu.
Bir Adıyaman türküsü gibi yaşadı. Hem dağların dilini bildi, hem Ankara’nın gri duvarlarının. Türkmen’di ama Kürt halkının derdini kendi yüreğine oyar gibi anlattı hep. Belki de bu yüzden sevdik onu bu kadar çok. Bir yandan sazın telinde, öbür yanda meclis sıralarında durdu. Bir elinde barış, bir elinde mizah taşıdı. Gülerek isyan etti. Hep bile barışın inadını savundu.
Hatırlar mısınız o 2013 Newroz’unu? Amed meydanı dolup taşmıştı. On binlerce insan, Sırrı’nın dudaklarına kilitlenmişti. PKK Lideri Öcalan’ın mektubunu o okudu. O an, tarihi bir andı. Barış, belki o gün ilk kez bu kadar elle tutulur hale gelmişti. Gözlerimizde bir başka Türkiye’nin ihtimali parladı.
Ama sonra… sonra tarih yine kendi inatçı döngüsüne döndü. Savaşın dili, barışın naif sesini bastırdı. Sırrı yine susturulmadı ama kenara itildi. Onun meclis kürsüsünde söyledikleri, rantçı, çıkarcı gazetelerin sayfalarına sığmayacak kadar derin, yürek burkan, yürek ferahlatan sözlerdi.
Yıllar sonra, 2025’te yine o çıktı ortaya. Bu kez DEM Parti sıralarından Meclis Başkanvekili olarak, barış masasına elini koydu. “Belirsizliklerin ortasında net olan bir tek kişi varsa, o da Öcalan’dır,” dedi. Yine cesurdu, yine hakikatin dilinden konuşuyordu. Herkesin sustuğu yerde, o yine söylemişti söylenmesi gerekeni.
Ve sonra… Bir gün hastalandığını öğrendik. Ve bir akşam üstü ebediyen yumdu gözlerini.
Ben inanmak istemedim. Çünkü bu toprakların barış diline her zamankinden fazla ihtiyacı vardı. Çünkü Sırrı Süreyya, bu memleketin vicdanıydı. Öyle bir vicdan ki, ne devrimden ne şiirden vazgeçti.
Ardında bıraktığı şey, sadece birkaç film, birkaç meclis konuşması değil. O, bir halkın hikâyesini sırtlandı. Kürt halkının barışla var olma direncini büyüttü. Ona “bizden biri değilsin” diyenlere inat, halkların kardeşliğini savundu.
Evet, bu dünyadan bir Sırrı Süreyya geçti. Şimdi bizlere düşen, onun başlattığı o zorlu yürüyüşü tamamlamak. Şiiriyle, cesaretiyle, mizahıyla ve inadına barışı savunarak…
Bir gün o coğrafya barışı konuşursa, herkesin dilinde bir Sırrı Süreyya cümlesi olacak.
Gaste Avrupa



