İsviçre’de bu yıl altıncısı düzenlenen Orient Express Film Festivali’nin açılışında gösterilen “Kardeş Türküler ile 30 Yıl” belgeseli, yalnızca bir müzik grubunun hikâyesini değil, Türkiye’nin son otuz yıllık toplumsal hafızasını da anlatıyor. Ayşe Çetinbaş’ın sakin, özenli ve insan ilişkilerini merkeze alan anlatımıyla şekillenen belgesel, Kürt halkının yaşadığı baskılardan Hrant Dink’e, Gezi Direnişi’nden 6 Şubat Maraş depremlerine uzanan ağır ülke hikâyesini aktarıyor. “Birlikte Yaşamak” temasıyla düzenlenen festivalde film, farklı dillerin, acıların ve umutların aynı salonda buluşabildiği güçlü bir karşılaşma alanına dönüşüyor.
Bern’de ilk defa bir sinema salonuna gittim. Kardeş Türküler’in hikâyesini izleyeceğimi sanıyordum. Öyle başlamıştı zaten. Ama salonun ışıkları kapandıktan sonra karşıma çıkan şey yalnızca bir müzik grubunun 30 yıllık serüveni değildi. Türkiye’nin son otuz yılıydı. Bizdik.
İsviçre’de bu yıl altıncısı düzenlenen Orient Express Film Festivali’nin açılışında gösterilen Surela Film imzasını taşıyan “Kardeş Türküler ile 30 Yıl” belgeseli, uzun zamandır izlediğim en etkileyici belgesel işlerinden biri oldu. Festivalin bu yılki teması “Birlikte Yaşamak.” Aslında film tam da bunu anlatıyordu. Birlikte yaşamanın ne kadar zor, ne kadar yaralı ama bir o kadar da mümkün olduğunu…
Bern’deki CineMovie salonunda başlayan o yolculuk boyunca yalnızca türkülere eşlik etmedik. 90’lı yılların karanlığına geri döndük. Kürt halkının yaşadığı baskılara, faili meçhullere, yakılan köylere, yasaklanan dillere yeniden baktık. Sonra Hrant Dink çıktı karşımıza. O tanıdık gülümsemesiyle. Aynı sofralarda kurulan dostluklarla birlikte… Hrant’ın katledilmesine uzanan o ağır ülke hikâyesi yeniden geçti gözümüzün önünden.
Bir yerde Sırrı Süreyya Önder’i gördük. Yakın zamanda kaybettiğimiz o barış dilini, o neşeyi, o memleket zekâsını… Bir yerde Neşet Ertaş geçti görüntülerden. Bozkırın o sade, koca yürekli insanlığı yeniden düştü salona. Gezi Direnişi’ni gördük. 6 Şubat Maraş depremlerinin tarifsiz acısını gördük. Bir müzik grubunun hikâyesini izlerken aslında bu ülkenin kırılmışlığını izledik.
Belgeselin en güçlü taraflarından biri buydu zaten. Acıyı büyütmek için değil, hafızayı diri tutmak için anlatıyordu. Büyük laflar atmadan, slogan kurmadan, hayatın içinden konuşuyordu. Bazen bir prova arasında, bazen bir turne otobüsünde, bazen sahne arkasında… İnsan kendini yalnızca seyirci gibi hissetmiyordu. Sanki eski bir dost meclisinde oturuyormuş gibiydi.
Belgeselin yönetmenlerinden Ayşe Çetinbaş’ın imzası filmin birçok yerinde hissediliyordu. Gösterim sonrası yapılan söyleşide de o sakinliği, o özenli dili ve hikâyeye yaklaşımındaki incelik çok etkileyiciydi. Filmi anlatırken bile kendisini merkeze koymayan, hafızayı ve insan ilişkilerini öne çıkaran bir yaklaşımı vardı. Belgeselin içtenliği biraz da oradan geliyordu sanırım.
Filmin çekimlerine Çayan Demirel başlamıştı. Fakat sevgili Çayan, yaşadığı rahatsızlıklar ve baskılar nedeniyle devam edememiş. Yine de Ayşe Çetinbaş, bu işi bitirmekte ısrarcı olmuş ve Çayan’la çıktığı bu yolda büyük bir özveriyle yürümüş. Filme, yıllardır politik belgesel alanında önemli işler üreten Demirel’in hafızaya yaklaşımı, Türkiye’nin acılı tarihine bakma biçimi sinmişti. Zaten bu yüzden belgesel yalnızca bir müzik anlatısı gibi durmuyor, toplumsal hafızanın içinden geçen uzun bir yolculuğa dönüşüyor.
Ve Vedat Yıldırım…
Kardeş Türküler’in en başından beri içinde yer alan Vedat’ı o sahnelerde yeniden görmek ayrıca mutlu etti beni. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nden çıkan o yolculuğun yıllar sonra hâlâ aynı duyguyla sürüyor olması çok kıymetliydi. Daha önce defalarca sohbet ettiğim, röportaj yaptığım, dostluğunu hissettiğim bir insanı yılların içinden geçerken izlemek tuhaf bir duygu yarattı bende.
Sürgünde yaşayan bir gazeteci olarak izledim filmi. Belki bu yüzden bazı sahneler daha sert çarptı bana. Çünkü insan memleketten uzak kalınca bazı sesleri daha derinden duyuyor. Bir Kürtçe türkü bazen çocukluğu getiriyor insanın önüne. Bir Ermenice ezgi, yarım bırakılmış hikâyeleri. Bir ağıt, geride kalan arkadaşları…
Orient Express Film Festivali’nin yaptığı şey de tam burada anlam kazanıyor. Festival direktörü Aydın Sevinç’in söylediği gibi gerçekten yalnızca “program sunmuyorlar”, bir karşılaşma alanı kuruyorlar. Festivalin diğer organizatörlerinden Tahmina Taghiyeva’nın katkısı da hissediliyordu o akşam. Farklı coğrafyalardan gelen insanların yalnızca yan yana değil, birbirini gerçekten duymaya çalıştığı bir atmosfer vardı salonda.
Bugün Avrupa’nın birçok yerinde göçmenler yalnızca istatistik olarak konuşuluyor. Ama o akşam Bern’de, bir sinema salonunda başka bir şey vardı. Kürtçe, Süryanice, Arapça, Türkçe, Ermenice ezgilerin birbirine karıştığı, insanların aynı sahnede aynı acıya ve aynı umuda bakabildiği bir atmosfer vardı.
Belki de bu yüzden film bittikten sonra salondan yalnızca bir belgesel izlemiş olarak çıkmadım.
Biraz hüzünlü, biraz umutlu ama hafızam yeniden tazelenmiş hâlde çıktım. Çünkü bazı filmler yalnızca izlenmez.
İnsanın içine yerleşir.



