Türkiye’den politik baskılar, hukuksuzluk ve toplumsal kutuplaşma nedeniyle ayrılan çok sayıda insan, yaşadıkları ülkeyi terk etmeden önce güçlü bir dayanışma kültürü içinde hareket ediyordu. Bu dayanışma, ideolojik olarak seçilmiş bir duruştan ziyade, otoriterleşmiş bir rejim altında hayatta kalmak için gerekli olan zorunlu bir kolektif pratikti. Aynı baskıyı paylaşmak, insanları birbirine yaklaştırıyor; güvenlik ve varoluş ihtiyacı politik kimliği gündelik yaşamın merkezine yerleştiriyordu.
Ancak İsviçre’ye yerleşen politik göçmen topluluklarında, bu dayanışmanın zamanla zayıfladığı dikkat çekiyor. Göç sonrası toplumsal konumun değişmesi, politik duyarlılıkların gerilemesi ve dayanışmanın görünmezleşmesi, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Bu dönüşüm, yapısal, psikolojik ve sosyolojik faktörlerin kesişiminde ortaya çıkan daha geniş bir dinamikle ilgilidir.
Zorunlu Politiklikten Gönüllü Apolitikliğe
Türkiye’de politik olmak çoğu zaman bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Baskı, yoksulluk, güvencesizlik ve devlet şiddeti, bireyi otomatik olarak politik bir konumlanmaya iter.
Bu bağlamda politik kimlik, bir bilinç düzeyinden çok bir savunma mekanizmasıdır.
Göç sonrası bu zorunluluk ortadan kalkar.
Refah devleti, hukuki koruma ve kurumsal güvenlik, bireyin hayatta kalmak için politik olma ihtiyacını düşürür.
Politiklik bir zorunluluk olmaktan çıkar, bir “seçenek” hâline gelir — ve birçok kişi bu seçeneği kullanmaz.
Refah Devletinin Ürettiği Bireyselleşme
İsviçre gibi toplumlarda:
Kişisel başarı
Ekonomik istikrar
Sosyal düzen
Bireysel sorumluluk gibi değerler göçmenlere hızla dayatılır.
Bu değerler “kolektif kimlik” ile rekabet eder.
Göçmen, kendi yaşamını kurabilmek için sistemin teşvik ettiği bireysel yaşam modelini benimsemeye yönelir.
Bu süreç, politik dayanışmanın kültürel değil yapısal bir baskı altında geri çekilmesine yol açar.
Diasporada Sınıf Atlamanın Kırılgan Psikolojisi
Göçmenler İsviçre’de ekonomik ve sosyal olarak görece daha istikrarlı bir hayata geçtiklerinde, bu yeni konumu koruma baskısı doğar.
Sistem tarafından “iyi entegre olmuş, uyumlu, düzenli” göçmen olmak ödüllendirilir.
Bu rolü benimseyen bireyler, politik dayanışmayı taşımanın:
Zaman alıcı,statüyü tehdit eden,
“Sorunlu” görünen,ekonomik risk içeren bir yük olduğunu düşünmeye başlar.
Bu nedenle dayanışma değil, sınıfsal korunma refleksi öne çıkar.
Politik Hafızanın Bastırılması
Türkiye’de yaşanan travmalar —baskı, ayrımcılık, adaletsizlik— göç sonrası yeni düzenle birlikte yüzleşilmesi zor bir hafızaya dönüşür.
Bu hafızayı canlı tutan her şey (yeni gelenler, kağıtsızlar, zor durumda olanlar, politik gruplar) bireyde bir tür geçmiş yorgunluğu yaratır.
Göçmen, kendisine güvenlik sağlayan yeni ülkede geçmiş acılarını hatırlatan yapılardan uzaklaşarak psikolojik bir mesafe kurmak ister.
Bu mesafe de dayanışmayı sessizce çözer.
Kolektif Yapıların Çözülmesi
Türkiye’den gelen politik göçmenlerin dayanışmasını zayıflatan bir diğer unsur, diaspora içinde yaşanan sınıfsal ve kültürel çeşitliliğin artmasıdır.
Göçün ilk döneminde homojen olan topluluk, zamanla:
Farklı yasal statülere,Farklı ekonomik seviyelere,Farklı entegrasyon biçimlerine ayrılır.
Bu ayrışma, dayanışma ağlarını parçalayan yeni hiyerarşiler üretir.
Sonuç: Dayanışma Değer Kaybı Yaşamadı — Koşul Kaybı Yaşadı
Türkiye’de politik dayanışma bir değer değil, bir koşulun sonucu idi.
O koşullar ortadan kalktığında, dayanışmanın görünür biçimi de ortadan kalktı.
İsviçre’de politik göçmenlerin sessizleşmesi:
Konforun,
Bireyselleşmenin,
Sınıf atlama baskısının,
Politik hafızanın bastırılmasının,
Diaspora içi hiyerarşilerin bir ürünüdür.
Bu nedenle sorulması gereken asıl soru şudur:
Biz gerçekten politik bir bilinçten mi geliyorduk, yoksa acının bizi mecbur bıraktığı bir kolektifliğin içinden mi geçtik?
Bu sorunun cevabı, diaspora topluluklarının neden dayanışmayı kaybettiklerini değil, dayanışmanın neden sadece belirli koşullarda mümkün olabildiğini gösterir.
Sevtap Yılmaz



