fbpx

Yeniden sosyalizm

Sosyalizm yeniden, yıkıntılar üstünde değil, sağlam bir temel üzerinde inşa edilebilir

SYKP’nin İsviçre’deki çoğunluğu kadın ve gençlerden oluşan pikniğine gidip gelirken Mahir Sayın ile birlikte yolculuk yaptık.  Mahir olunca Karadeniz ve 68 kuşağını konuşmamak olmazdı; bizde öyle yaptık.

Ankara’da sola yakınlık duymaya başladığı sıralarda yaptığı bir konuşmadan sonra, sosyalist soldan biri Mahir’i etkilemek, örgütlemek için sorar: “Sen geniş cepheden mi, dar cepheden mi yanasın?” Mahir tereddütte gerek duymadan  cevap verir: “Tabii ki geniş cepheden…”

Öyle ya, bir cepheden yana olunacaksa dar cephe de neyin nesi, geniş cephe dururken…

Mahir’in son zamanlarda resmî sosyalizmin cinayetlerini, yalanlarını etkin bir şekilde teşhir etmesi, resmî sosyalizmin korucularını belli ki çok rahatsız etmiş. Bu korucular resmî sosyalizmi korumak adına hem sistemlerini hem kendilerini tükettiler, buna rağmen bağnazca debelenmeye devam ediyorlar.

O sistem yıkıldı yıkıldı; hem de dışarıdan örneğin Paris Komünarlarına karşı yapıldığı şekliyle militarist bir saldırı sonucu değil; önce çürüdü, sonra kokuştu ve sonra da bir moloz yığını gibi dökülüp yerle bir oldu.

Bu döküntünün altında hala debelenenlerden olan Hasan Ozan İltemur arkadaşımız güya Mahir’i (Troçki’yi, Sungur Savran’ı) eleştirmiş. Yazarımız resmî sosyalizmin ne kadar resmî yalanları varsa hepsini yazıya boca edip içine de,  “yalancı”, “sahtekar”, “burjuvazinin emrine girmiş”, “karşı devrimci”, “dar kafalı”, “kirli”, “şirret” “ vs. vs. gibi bildiği ne kadar hakaret varsa araya serpiştirip gayet “bilimsel” bir yazı yazmış!  (Yazının başlarında üstünkörü saymaya başladım, 70’ten fazla hakaret içerikli itham ve sıfat tespit ettim, üçüncü bölümden sonra saymayı bıraktım)

Hâlbuki bir devrimci, (sadece devrimciler  de değil, tarih ve toplum hakkında gerçeklerle bağ kurmaya çalışan herkesin) öncelikle resmî tezleri elinin tersiyle bir kenara atması beklenir. Bu hem resmî din, resmî Cumhuriyet ve resmî sosyalizm için aynı ölçüde geçerlidir. Çünkü hepsi kitleleri empoze etme amaçlı ve esas olarak yalanlardan ibarettirler.

Reel sosyalizmi eleştirmek

Sosyalizm adı altında yapılan katliamlar, sosyalizmin kitleler nezdinde bir çekim merkezi, kapitalizme karşı bir alternatif olmaktan çıkması… Militarizme dayalı rekabetler, bu rekabetler nedeniyle dünyanın başta nükleer olmak üzere atık çöplüğüne dönüşmesi… Yıkılan sistemler…

Buna rağmen tekniğin, bilimin, felsefenin bu denli gelişmiş olduğu bir zamanda yazarımızın, diktatörlere toz kondurmama telaşı, Mahir’in yaklaşık 50 yıl önce, anlamadan, dinlemeden “tabii ki geniş cepheden yanayım” tutumundan fersah fersah geri ve dahası iler tutar bir yanı yok.

Böylesi bir yazıya cevap vermek gerekir mi? Pek emin değilim ama, ben yaptım siz yapmayın diyerek, resmî ideolojinin teşhiri amacıyla bazı hususlara değinmek istedim.

Yazının 5.Bölümden sonra da devam edeceği belirtilmiş.

Gereksiz bir sürü alıntı; düğmenin ilkini yanlış ilikledikten sonra binlerce ilik o yanlışı düzeltmez.

Aslında arkadaşın temel argümanı kaba bir özetle şu: Stalin önderliğinde muazzam bir sosyalist toplum kurulmuştu (Yani; herkesin emeğine göre bölüşüm ilkesinin gerçekleştiği özgür bir toplum!) sonra 1956’da adamın biri geliyor partiyi ele geçiriyor ve sosyalizm yıkılıyor!

İşte tüm o alıntılar, değinmeler, didinmeler, yorumlar bu iddiayı “kanıtlamak” için!

Ama bu bir argüman değildir ki; bu klinik bir vaka artık, alanı da sosyal teori olmasa gerek. Çünkü bu “argüman”, sosyalist denilen o sistemde yaşayanları bırakalım özgür bireyler olmalarını, sıradan insanlar olarak bile dikkate almaz. (Tavuklar bile yaşam alanlarına müdahale edildiğinde bu denli tepkisiz kalmaz.) Bir partinin önderliğini ele geçirerek (Bu “ele geçirme tatavası da ayrı bir absürtlük) özgür milyonların konsey sisteminin değiştirilebileceğini savunmak (yazardan ödünç bir tabir ile) tam bir saçmalıktır.

Sosyalizm Rusya’da hiçbir zaman kurulmadı; kurulamazdı da. Tek bir ülkede mümkün değildi zaten. Beyhude bir çaba idi. Tek ülkede sosyalizmi kurmak, tek duvardan ev yapmak demekti. Tek duvardan ev olur mu? Olmaz. Tek duvar ne denli yükseltilirse yükseltilsin bir eve dönüşmeyeceği gibi yükseldikçe yıkılması da kaçınılmaz olur. Nitekim resmî sosyalizm bunun çok saydam bir örneğini oluşturur.

Ertuğrul Kürkçü bir söyleşisinde “eğer Sovyetler Birliği yıkılmasa Marksizm yanlışlanacaktı” demişti. Bu çok isabetli bir tespittir. Evet Marksizm esas olarak doğrulandı. Bilimsel bir teori olarak cevap olamadığı yanlar elbette olabilir. (Marksizm ve Anarşizm arasındaki tartışmada Marksizmin devlet, yönetim, merkeziyetçilik konularında nispeten çubuğu Anarşizme doğru bükmesi gerektiğine inanıyorum. Anarşizmin de örgütlü mücadele ve kitleleri harekete geçirme konularında Marksizme…) Ancak Marksizm hiçbir zaman devleti, vatanı, aileyi bürokratik yönetimlerin ortaya koyduğu şekliyle savunmadı. Aksine, “sosyalist devletin” ilk günden “devlet olmayan devlet” olmasının zorunluluğunu, onun da ilk günden itibaren yok olması için bir mücadelenin gerekliliğini savundu.

Ordu, polis, gizli örgüt, devlet…

“Sosyalist” bir toplum, ilk aşaması da dahil düzenli ordu, polis, bürokrasi ve gizli örgütlerin varlığı ile bağdaşmaz. Bu yapılar varsa sosyalist bir toplum yok demektir.

Eğer halk, devasa bir ordunun, polisin, bürokrasinin elbiselerinden, postallarına, gıda ihtiyaçlarından, lojmanına kadar karşılıyor ise; dünya silah tüccarlarının belirlediği rekabet koşullarında sürekli yükselen bir trendle neredeyse varını yoğunu silah üretimine ayırıyorsa, “ herkesin emeğine göre bölüşüm ilkesi” nasıl gerçekleşebilir?

Her şey bir yana, sosyalist bir ülkede, çocukları bile aile fertlerine karşı kullanan, insanların yatak odalarına kadar giren, insanların her adımını nerdeyse kontrol eden “muhbirliği bir yurttaşlık erdemi düzeyine yükselten” (Volin) devasa gizli servislerin ne işi olabilir?

Saydamlık açılabilecek yaraları kendisi sarabilecek bir öz dinamiğe sahiptir.

Halkı sömüren hakim sınıflar bu tür yapılara gerek duyarlar; bu anlaşılırdır; çünkü halktan gizli, saklı çok şeyleri vardır. Bürokratik diktatörlükler bu bakımdan da diğer sömürücü yönetimlerden hiç farklı olmadılar.

Rusya’da sadece sosyalist bir toplum değil, sosyalist bir demokrasi de yaratılamadı. Lenin ve Troçki döneminde atılan önemli adımlara rağmen, özgürlükler konusunda yapılan büyük hatalar, önce tek parti, sonra merkez hizip, daha sonra da tek kişi diktatörlüğüne yol açmıştır.

Kadınsız sosyalizm

Bir diğer önemli faktör, kadınların yönetimdeki yerlerinin gasp edilmiş olmasıdır. Her iki (Şubat ve Ekim) devrimde kadınlar belirleyici rol oynamalarına karşın, hatta devrimi kadınlar başlattığı halde, kadınların yönetimdeki yerleri erkekler tarafından sürekli işgal edilmiştir.

Ekim Devrimi’nin ilk yıllarında kazanılmış bir çok temel hak bürokrasinin iktidarının tam hakimiyet kazandığı 30’lu yıllarda birer birer geri alınmıştır. Örneğin, 1919’da İnessa Armand, Aleksandra Kollontay ve Nadejda Krupskaya Önderliğinde kurulan Jenotdel (Komünist Parti Kadın Birimi) 1930’da kapatılmıştır. Cinsel özgürlük, kürtaj ahlaksızlık olarak nitelendirilmiştir. Kürtaj 1936’da tamamıyla yasaklanmış kadınların kendi vücutları hakkında söz sahibi olma hakları ellerinden alınmıştır. “Bu tarz şeylerden” kendini uzak tutan, “erkek gibi” kadınlar, üstün analık madalyası ile mükâfatlandırılmışlardır…

Keza eşcinsellik “hastalık” olarak nitelendirilip 1934’te tekrar suç kapsamına alınmıştır.

Sadece erkeklerin yönettiği ya da ağırlıklı olarak sürekli erkeklerin yönettiği bir sistemin sosyalist olması ise zaten mümkün değildir. Sosyalist yönetimin sadece erkeklere bırakılamayacak kadar ciddi bir iş olduğuna sanırım her devrimci hemfikirdir.

K. Marx’ın dediği gibi: “Tarih hakkında bir şeyler bilen birisi, kadın mayası olmadan büyük toplumsal değişikliklerin gerçekleşmesinin olanaksız olduğunu bilir. Toplumsal ilerlemenin tam ölçüsünü veren, kadın cinsinin toplumsal konumudur.”

Tek adam sosyalizmi

Büyük teorisyenleri, filozofları(!) bilmem ama her sosyalist işçi artık farkındadır ki, bir ülkede iktidar babadan oğula ya da diğer aile bireylerine devrediliyorsa, ya da bir kişi ölünceye kadar, yada yirmi, otuz, kırk yıl yönetimde kalıyorsa, o ülkede bir çok şey olabilir ama sosyalizm olamaz.

Bu yönetimler iki şekilde mümkün olabilir; ya o ülkede yönetici dışındaki herkes yeteneksiz, zeka özürlüdür ya da o ülkede muazzam bir diktatörlük vardır. Bir başka seçeneğin olamayacağını anlamak için de bilim insanı, teorisyen falan olmaya gerek yok, az biraz feraset yeterlidir. Hiç bir ülkenin halkı yeteneksiz ve zeka özürlü olmadığına göre söz konusu rejimlerin dikta ve yönetimdeki şeflerinin de diktatör oldukları bağnazlar dışında kimse inkar edemez.

Basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü olmadan, ne kadar güçlü olursa olsun devrimci bir özne, bürokratikleşmeden, yozlaşmadan kendini kurtaramaz. “Sınırsız basın ve toplantı özgürlüğü olmadan, düşüncenin özgürce mücadelesi olmaksızın, her kamu kuruluşundaki yaşam ölür, içinde sadece işleyen tek unsur olarak bürokrasinin kalacağı bir biçime dönüşür. Kamu yaşamı giderek uykuya dalar.” ( R. Lüxsemburg)

Bir canlı için nefes almanın önemi ne ise, sosyalist bir toplum inşasında özgürlüklerin önemi de odur.

Ama bazıları hala “şartlar, koşullar öyle gerektirdiği için” nefes almadan da yaşanıldığını bizlere inatla ispat etmeye çalışıyorlar!

Tek kişi diktatörlüğünün icraatları uluslararası komünist hareketi tamamıyla Rusya’daki bürokrasinin ihtiyaçlarına göre biçimlendirerek, dünyadaki komünist partileri Rusya’nın konsolosluk görevlileri haline getirdi. Lenin ve diğer Bolşevik önderlerin daha iç savaş bitmeden 2.Kongrede dünya devrimi için elzem gördükleri: “İşçilerin yeni uluslararası birliği farklı ülkelerin tek bir amacı olan proleter sınıflarının birleşik eylemini sağlamak için kurulmuştur. Amaç, kapitalizmi yıkarak proletarya diktatörlüğünü kurmak ve bütün sınıfları ortadan kaldırarak komünist toplumun ilk aşaması olan sosyalizmi gerçekleştirecek bir uluslararası Sovyet Cumhuriyetini inşa etmektir.” şeklinde hayati bir misyon yükledikleri Dünya Komünist Partisi, önce tamamıyla işlevsizleştirildi sonra da kapısına kilit vuruldu.

Rusya’daki bürokrasi

Reformist işçi partilerini sosyal-faşist olarak damgalayarak, işçi sınıfını birbirine düşman hale getirip faşizmin iktidar yürüyüşünü kolaylaştırdı. Özellikle Almanya’da faşizm iktidara geldikten sonra top yekün faşizme karşı mücadele yerine Hitler faşizmi ile saldırmazlık anlaşmasına imza atarak dünyadaki komünist partilerin elini kolunu bağlayarak büyük bir komünist katliamına yol açtı…

Tam da bu dönemde, bir işçi tarafından yazılan ve bir işçi tarafından da bestelenen, kapitalistlere korku, ezilenlere mücadele azmi aşılayan dünya işçi sınıfının devrimci şiarı Enternasyonel marşının yerine, vatan, millet, ve liderleri öven tipik devletçi bir marşın geçirilmesi de bu rejimin niteliği bağlamında gayet anlamlı ve öğreticidir.

Komünistler emekçi sınıfların mümkün olan en geniş birliğini sağlamayı hedeflerler. Oysa 20. Yüzyılda siyasal mücadeleye “önderlik” edenler emekçileri bölmüştür. Önce Sovyetler Birliği’nde Anarşistler, Bolşevikler dışındaki Marksistler, Sosyalist Devrimciler ve 1920’den sonra Bolşevikler içinde bürokratikleşmeye karşı sesini yükselten Marksistler (Örneğin Şhlyapnikov gibi seçkin komünistler ve arkadaşları) zorla susturulmuşlardır. 30’lu yıllarda ise sosyalist işçi önderlerinin büyük çoğunluğu hunharca katledilmişlerdir.

Bürokrasinin kendi aralarındaki çelişkiler emekçi sınıfları birbirine düşmanlaştırmayı uluslararası düzeye çıkarmıştır. Sovyetler Birliği’ndeki emekçiler ile Yugoslavya, Çin, Arnavutluk, Vietnam, Kamboçya vb. ülkelerin emekçileri birbirlerine karşı kışkırtılmıştır. Bu yapay, gereksiz ve sonuçları ağır hasara yol açan gerici politikalar, istisnasız dünyanın her köşesinde sol güçleri bölmüş, parçalamış, mücadeleyi dumura uğratırken bir bütün olarak dünya kapitalizminin ömrünü ise uzatmıştır. Bu gerici absürtlük aynı fabrikada çalışan, sosyalizm için mücadele eden iki kardeş işçinin birini proleter devrimci, diğerini küçük burjuva, birini devrimci, diğerini sosyal-faşist diye birbirine düşürecek kadar sınıf düşmanı bir hal almıştır ve bu gerici bağnazlık resmî sosyalizmin en temel “kültürel” özeliği haline gelmiştir.

Sosyalizmi savunmak

Kanımca komünistler bir şeyi inatla sürekli yapmalı: Yıkılanın hiç bir şekilde sosyalizm olmadığını yeniden ve yeniden anlatmak. Ve komünistler yine bir şeyi kesinlikle yapmamalı: Moloz yığını gibi dökülen rejimleri hiçbir şekilde savunmaya çalışmamalı; şu tarihe kadar sosyalist, şu tarihten sonra tu kaka benzeri çocukça savunmalardan zinhar uzak durmalıdır.

Anti kapitalist sınıf mücadeleleri tarihi bariz bir şekilde göstermiştir ki, devrimci partiler, şahsiyetler sınıfın mücadelesinden öğrendikleri müddetçe, sınıfın mücadelesinde yardımcı bir rol üstlendiklerinde, mücadeleye muazzam katkılar sağlamışlardır. Ancak, sınıfın yerine kendilerini ikame ettiklerinde ise deyim yerindeyse sınıfın başına bela olmuşlardır.

Devrimci bir parti koşullar oluştuğunda bir devrime önderlik yapabilir, yapmalıdır da ancak, devrimci bir parti devrimden sonra adeta kendisini bir “Bakanlar kurulu” olarak atıyorsa, o parti devrimci dinamiklerini yitirir. Yüzmeyi öğreten bir öğretmen gibi; yüzmeyi öğrettiklerinin yerine yüzmeye başlarsa, kendisi deryayı aşsa da yüzmeyi öğrettiklerinin boğulmasına yol açar.(Bu analoji hatırladığım kadarıyla Volin’e aittir)

Çoğulcu bir sosyalizm

Yine mücadele tarihi göstermiştir ki, sosyalist mücadele tek bir parti ile mümkün olmadığı gibi, sosyalist demokrasi de tek parti ile bağdaşmaz. Devrimden önce olduğu gibi sonrasında da görünen o ki, birçok partinin olması kaçınılmazdır. Emekçi sınıfların içinde çeşitli önceliklere dayalı (ekoloji, cinsiyetçiliğe karşı mücadele, uluslararası mücadele vb.) partiler olabilir. Kadınların, LGBTİ+’lar bir ya da birden fazla partileri olabilir; olmalıdır. Kapitalizmi savunanların bile kendini ifade özgürlüğü engellenmemelidir. Kapitalistler bir sınıf olarak tasfiye edildiğinde, ordu, polis, bürokrasi gibi aygıtlar dağıtıldığında, matbaa, kağıt stokları ve dijital iletişim üzerindeki tekelleri ellerinden alındığında ifade özgürlükleri neden yasaklansın?

Dünyanın her köşesinde var olan siyasi ve ekonomik düzeni değiştirmek için “kendiliğinden” oluşan toplumsal olaylar yaşanıyor. Ancak mücadele deneyimleri göstermiştir ki, organize olmamış bir toplumsal tepkinin başarı şansı çok azdır.

Devrimci öznenin rolü

Eğitim, din ve iletişim araçlarının manipülasyon etkisi başarılı sonuçları engelliyor. Devrimci öznenin rolü tam da bu bağlamda önem kazanıyor.

Ekonomik krizler, demografik ve teknolojik değişimler dikkate alınarak yapılacak örgütlü bir müdahale, dünyanın çehresini değiştirebilir.

Bu yapının mümkün mertebe bürokratik katmanlardan uzak yatay ve yalın olduğu kadar en baştan enternasyonalist bir perspektife sahip olması, resmî sosyalizmin tüm monolitik “kültürel” özeliklerinden arınmış olması ise elzemdir.

Sosyalizm yeniden dünya çapında kapitalizme karşı bir alternatif olarak tartışılıyor. Resmî sosyalizmin teşhir edilmesi sosyalizme yönelimi kaçınılmaz olarak büyütecektir. Dolaysıyla yeniden sosyalizm Hasan Ozan İltemur gibi yıkıntıları tamir etmek gibi beyhude bir çaba ile zinhar mümkün değildir; molozu temizleyip inşaya temelden başlamayı gerektirir.

Peki nereden başlamalı?

Kanımca sınıfsız toplumu savunan herkesle birlikte; Şikago (Hay Market), Melbourne işçilerinin, Paris Komünarlarının ve 1917 Devrimlerini gerçekleştiren tarihi özneye bakılmalıdır. 1.Enternasyonel’de olduğu gibi Anarşist, Marksist, Feminist tüm komünistler birlikte örgütlenip mücadele edebilir, etmelidir.

Sınıfsız toplumu savunmasa bile, faşizme, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı olan her kesim ile bir cephe oluşturmak mümkündür.

Bundan yaklaşık 50 yıl önce ne demişti genç Mahir Sayın: Elbette geniş cepheden yanayız!

Evet biz, işçileri bile birbirine karşı devrimci, faşist, sosyal-faşist diye düşmanlaştıran zihniyetten uzak; ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, türcülüğe, faşizme karşı geniş bir cepheden yanayız.

Başaracağız da…

Niyazi Aytaç

11.10.2021

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
YouTube
YouTube
Instagram