fbpx

Türkiye’de kadın sığınmacıların çoğu temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak yasal korumadan yoksun – Leili Faraji

Paylaş

Türkiye’de ırkçılık son sürat devam ederken, mevcut iltica sistemi yükselen ırkçılık sesleriyle birleşerek mülteci kadınların hayatlarını zorlaştırmaya devam ediyor. Üç yıl önce İran’dan Türkiye’ye iltica eden Leili, Türkiye’de uluslararası koruma altında bulunan onbinlerce mülteci kadından biri. İran’da ve Türkiye’de yaşadıklarını Leili’den dinliyoruz.

Üç yıl altı ay önce, İran’daki siyasi ve insan hakları alanındaki faaliyetlerim nedeniyle Türkiye’ye geldim. Asıl faaliyetlerim kadınlar ve onların yaşadıkları hak ihlalleri alanındaydı. İran, Türkiye vb. ataerkil, islami ve geleneksel toplumlarda kadınların karşılaştığı sosyal ve yasal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için mücadele etmekteyim. Bu alanda mücadele eden küçük bir topluluğun parçası olarak ülkemdeki kadınların toplumda ve evde “insan” statüsünü elde etmeleri için çabalıyordum. Bu nedenle İran’da hükümet ve istihbarat tarafından taciz edildim, tutuklandım, işkence gördüm ve hapsedildim. Genç ve entelektüel kız kardeşimi bu yolda kaybettim. Kendisi İran’daki iktidarın zulmüne karşı çıkan protestoculardan biriydi. Ocak 2017’de İran’da ülke çapında düzenlenen protestolar sırasında Tahran’daki Enghelab Caddesi’nde tutuklandı ve hapishanedeki sorgusu sırasında sorgucu tarafından işkenceye ve cinsel saldırıya uğradı. Üç yıl hapis ve iki yıl İran’dan çıkış yasağı cezası aldıktan kısa bir süre sonra kefaletle serbest bırakıldığında istihbarat güçleri tarafından kaçırıldı ve on gün sonra bize cesedi teslim edildi. Vücudunda işkence izleri vardı, yüzü asitle yakılmış ve tamamen mahvolmuştu. Kardeşimi, yüksek güvenlik önlemleri altında onların söyledikleri yerde toprağa verdik. Bizi –ailesini– medyaya konuşursanız yargılanacaksınız diye tehdit ettiler ama ben sessiz kalamadım. Sonrasında ben de işkenceye uğradım. Hayatımı ve ruhumu korumak için Türkiye’ye gelmek zorunda kaldım.

Türkiye’de Göç Polisi[1]’ne sığınma talebinde bulundum. Göç polisinin buraya gelmek zorunda kalan evsiz sığınmacılar karşısındaki davranışları hakaret ve aşağılama dolu ve bazı durumlarda şiddet bile içeriyor. Mültecilere ülkelerini işgal eden insanlar gözüyle bakıyorlar ve Türkiye’deki sosyal ve ekonomik krizlerin, işsizliğin, enflasyonun ve yoksulluğun sebebi olarak görüyorlar. Hükümet, politikacılarının beceriksizliğini ve yöneticilerin kötü yönetiminin izlerini temizlemek için sığınmacılara yönelik birçok propaganda düzenliyor. Bunlar da göçmen karşıtı hareketler ve ırkçılık yaratıyor. Türkiye’de geçirdiğim birkaç yıl boyunca, medya ve hükümet propagandasından etkilenen insanların eziyetlerine ve bazı faşistlerin şiddet, hakaret ve aşağılamalarına maruz kaldım. Hatta bir defasında sokakta arkadaşımla telefonda Farsça konuşurken on, on iki yaşında bir çocuk bana öfkeyle bakıp yüzüme tükürdü ve bana pislik mülteci diyerek mültecilerden iğrendiğini açıkça göstermiş oldu. Suçlanacak olan o çocuk değil, bu propagandayı bilinçli olarak başlatan sistemdi. Ama o günden sonra başka stres yaşamamak için ne zaman sokakta telefonum çalsa geriliyorum ve asla cevap vermiyorum. Aynısını ofis ve hastanede de yaşadım ve artık oralarda da Farsça konuşmamaya dikkat ediyorum. Elbette herkes kötü davranmıyor, herkes için böyle söylersem haksızlık olur. Şunu söylemeliyim ki burada mültecilere her koşulda destek veren onurlu insanları da gördüm.

Geçen sene 20 Mart 2021 tarihinde, Türk hükümetinin Erdoğan’ın imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine karşı bir protesto eylemine katıldım. Daha sonra da kamu düzenini bozma suçlamasıyla Türk güvenlik güçleri tarafından bana dava açıldı ve hakkımda sınır dışı kararı çıktı. Sonrasında Aydın Cehennem Kampına[2] nakledildim. Orada İran’a gönüllü dönüş formlarını imzalamam için 33 gün boyunca psikolojik baskılara maruz kaldım. Bu baskılar ve eziyetler sonucunda panik atak geçirdim ve kamp yetkilileri hastaneye gönderilmemi engellediği için yüzümün sağ tarafını etkileyen ciddi bir felç yaşadım. İran’a dönersem tutuklama, işkence ve hatta idam edileceğimi ve uluslararası korumamın olduğunu bilmesine rağmen, Türk hükümeti hakkımda nihai bir sınır dışı kararı verdi. Bu karar, uluslararası ve hatta Türk hukukuna aykırı olarak yasadışı bir karardır. Türk anayasasına göre her ırktan ve milletten insanın özgürce toplanma ve eylemlere katılma hakkı vardır. Ayrıca, hakkımda verilen karar Türkiye’nin hükümlerini kabul ettiği ve uymayı taahhüt ettiği Cenevre Sözleşmesi’nin ihlalidir. Şimdi, daha fazla baskı yaşamam için sürgün edildiğim ilde[3] stres ve kaygıyla yaşıyorum. Bu şehir iktidar partisinin elinde olan muhafazakâr bir şehir. Buraya geldiğim andan itibaren bu şehrin göç polisi tarafından eziyet gördüm ve bir yıl geçmesine rağmen bana eziyet etmeye devam etmekten ve uyguladıkları kısıtlamalardan vazgeçmediler. Sivas’a gönderilmemin üzerinden geçen bir yıldan sonra bugün, her an polis tarafından tutuklanma ve sınır dışı edilme stresinin yanı sıra, sağlık sorunları yaşadığım gibi iş ve geçim konusunda da birçok sorunla karşı karşıyayım. Hastayım. Bakıma ve tedaviye ihtiyacım var. İşsizlik, parasızlık ve uygun bir yaşam alanı olmaması beni ruhen ve bedenen çok kötü bir duruma soktu. Ben yalnız bir kadınım ve hiçbir yerden maddi destek almıyorum. Olduğum şehirde kayıtdışı çalışırsam tutuklanma ve hayatıma gölge düşüren bir sınır dışı kararıyla yeniden karşılaşırım korkusuyla çalışamıyorum. Size soruyorum, tüm bu sorunlarla yaşamaya devam etmek mümkün mü? Para ve yiyecek olmadan bir insan hayatta kalabilir mi? Ne Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden ne de Türk hükümetinden destek görmüyoruz. Çalışma iznimiz de yok. Biz ot muyuz ki güneşte fotosentez yaparak hayatta kalalım? Türk hükümeti, Avrupa hükümetlerinden zorla para almak için mültecileri bir araç olarak kullanıyor ve Avrupa’ya mülteciler üzerinden baskı yapıyor. Onlara geçim ve hayatta kalmaları için bir çalışma izni vermediği gibi hiçbir geçim kaynağı da sağlamıyor. Bu noktada, özellikle siyasi mülteciler derin bir kriz içindeler. Türkiye’de insan hakları sadece lobicilerin kontrol ettiği güzel bir slogan. O zaman, bir mülteci, bir kadın, insan hakları için mücadele etmiş biri olarak, bu kadar baskı görmüş biri olarak nereye seslenmeliyim?

İki hafta önce sokakta cinsel saldırıya uğradım. Panik atak geçirdiğim için hastaneye gittim. Nefesim ve nabzımın normale dönmesi için saatlerce tedavi gördüm. Oradaki doktor hastane polisine haber verdi. Polis zanlıyı sorgulamak yerine beni sorgularcasına, tecavüzle ilgisi olmayan hatta psikolojik acı veren sorular sordu: tecavüz için para teklif etti mi?

Tecavüz denilince zorla ve rıza dışı olduğu kastedilmektedir. Polisin bu sorusu görevi vatandaşların canlarını, psikolojilerini ve güvenliğini sağlaması gereken polisin genellikle hükümet tarafından desteklenen ataerkil ve geleneksel görüşlerden etkilendiğini göstermektedir. Bu davranışlar kadınların kendilerini suçlamalarına, kendilerinden iğrenmelerine neden oluyor. Ve hatta çoğu zaman, bu tecavüzün bitmeyen işkencesiyle yaşamaya devam etmek zorunda kalmalarına yol açıyor. Çünkü kanunların kadınlara yönelik adaletsizliği duyacak bir kulağı yok. Çünkü siyasetçiler hükümete ve sisteme bağlı erkekler.

Kurumsallaşmış ataerkilliğin olduğu Türkiye’de kadın sığınmacıların çoğu çalışma iznine sahip olmadıkları için mağdur edilmekte ve temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak yasal korumadan yoksun kalmaktalar. İşyerinde vahşice sömürülmekte, şiddete, tacize ve hatta tecavüze maruz kalmakta ve kendilerini savunmak için yasal yollara başvurmaları halinde kaçak işçi olmakla suçlanıp, böylece sessiz kalmaya zorlanmaktalar.

[1] Türkiye’de 2014 yılında Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıyla birlikte polis iltica sürecinden çekilmiş olsa da, mülteciler arasında Göç İdaresi’ne hâlâ Göç polisi denmesi oldukça yaygın.

[2] Aydın Geri Gönderme Merkezi. Geri gönderme merkezlerinin kötü koşulları mülteciler ve bu merkezlere kapatılanlar tarafından defalarca dile getirildi ve çoğu kez şiddetin dozunu anlatmak için cehennem tasvirine başvuruldu.

[3] Türkiye’de uluslararası korumaya başvuran kişiler, üçüncü ülke yerleştirilmeleri gelene kadar -bu süreç yıllarca sürebiliyor- devlet tarafından belirlenen şehirlerde yaşarlar. Bu şehirlerde düzenli olarak İl Göç İdaresi Genel Müdürlüklerine imza vermeleri gerekirken, şehirden çıkmaları ise yine İl Göç İdaresi Genel Müdürlüklerinden alacakları izinle mümkündür. Bu izinlerin keyfi bir şekilde engellendiği yine mülteciler tarafından defalarca belirtilmiştir. Ayrıca Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyük kentler mültecilerin yerleştirildiği kentler arasında yer almamakta, mülteciler genellikle küçük kentlerde yaşamaya zorlanmaktadırlar.

Kaynak: Çatlak Zemin