Yazar: Elife Biçer
İsviçre’de çeşitli kantonlarda gündeme gelen başörtüsü yasağı girişimleri, kadınların özgürlüğü, devletin tarafsızlığı ve Müslüman kadınların kamusal görünürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Zürih ve Aargau’da kabul edilen önergeler, başörtüsü üzerinden yürütülen siyasetin yalnızca bir kıyafet meselesi olmadığını gösteriyor.
İsviçre’de bu yıl çeşitli kantonlarda başörtüsü yasağı ya da kamusal alanda dini aidiyeti görünür kılan kıyafetlerin sınırlandırılmasına yönelik girişimler yeniden gündeme geldi. Son olarak Aargau kantonunda yaşanan tartışmalar da bir kez daha gösterdi ki, hedefte sözde “genel” bir düzenleme varmış gibi görünse de siyasi ve toplumsal tartışmanın asıl odağında Müslüman kadınların başörtüsü yer alıyor.
Cenevre’de 2018’de kabul edilip 2019’da halk oylamasıyla onaylanan Laiklik Yasası, kamu görevlilerinin halkla temaslarında görünür dini semboller taşımasını yasakladı. Biçimsel olarak tüm dinleri kapsayan bu düzenleme, özellikle başörtüsü üzerinden kamuoyunda tartışıldı ve Müslüman kadınların kamusal görünürlüğü meselesini yeniden gündeme taşıdı.
Zürih’te ise SVP’nin önergesiyle kamu okulları ve anaokullarında kız öğrenciler ile öğretmenler için başörtüsü yasağı 87’ye karşı 82 oyla kabul edildi ve hükümet yasa tasarısı hazırlamakla yükümlü kılındı. Sol partiler buna din özgürlüğüne aykırı olduğu ve Müslümanlara yönelik önyargıları derinleştirdiği gerekçesiyle karşı çıktı.
Aargau’da da Ağustos 2026’da 16 yaş altı kız çocukları için halk okullarında başörtüsü yasağı 78’e karşı 54 oyla kabul edildi. Ardından 22 Eylül 2026’da kamu çalışanlarına yönelik “göze çarpan dini nitelikli kıyafet ve semboller” yasağı 71’e karşı 62 oyla geçirildi. Aynı dönemde, Eylül 2026 ortasında bir FDP milletvekili kamu yüzme havuzlarında burkini yasağı için de girişimde bulundu.
Bu tür düzenlemelerin savunusu neredeyse her yerde aynı söyleme dayanıyor: Kadınları ve kız çocuklarını korumak, devletin tarafsızlığını sağlamak, kamusal alanı baskıdan arındırmak.
Sağ-muhafazakâr partiler, yasakçı politikalarını özgürlük diliyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Buna karşılık sol muhalefet, bu girişimlerin anayasal ve hukuki açıdan zayıf, ayrımcı ve büyük ölçüde sembolik olduğunu; asıl hedefin ise Müslüman kadınların kamusal görünürlüğü olduğunu vurguluyor.
Türkiye deneyimi: Kadın bedeni üzerinden modernleşme
Başörtüsü ve kadınların örtünmesine ilişkin devlet müdahalesi Avrupa’ya özgü bir olgu değil. Müslüman çoğunluklu toplumların modernleşme tarihleri de kadın kıyafetinin devlet, toplum ve kadın hareketleri arasındaki mücadelelerin konusu hâline geldiği örneklerle doludur. Türkiye bu açıdan özellikle çarpıcı bir örnek sunar.
Çarşafı kaldırmak, kadın özgürlükçü hareketin de bir parçasıydı. Daha sonraki yıllarda çarşaf, kıyafet reformu talep eden öncü kadın hakları çevreleri tarafından da eleştirildi. Ancak onların özgürleşme talebi yalnızca kıyafetle sınırlı değildi; üniversitelere ve iş hayatına erişim de bu mücadelenin parçasıydı. Kıyafet reformuna dair talepler, genel kıyafet rejiminin dönüştürülmesine yöneliyordu.
Mısır’da Hüda Şa’aravi’nin 1923’te Roma’daki bir feminist kongreden dönerken Kahire tren istasyonunda peçesini kamusal biçimde çıkarması, bu tarihsel hafızanın en bilinen sembollerinden biri olarak anılır.
Erken Cumhuriyet dönemindeki kıyafet reformları, yeni rejimin modernlik iddiasının vitriniydi. 25 Kasım 1925’te kabul edilen Şapka İktisası Hakkında Kanun ile fes ve sarık yasaklanıp yerine şapka getirildi. Ancak bu düzenleme başlangıçta yalnızca resmî görevlileri ve milletvekillerini kapsıyor, kadınların peçe ya da çarşafına doğrudan bir yasak getirmiyordu.
Kadınlar söz konusu olduğunda ise devlet, doğrudan yasal bir zorlamadan çok “gönüllü çağdaşlaşma” paradigmasını benimsedi. Kamusal alanda üretilen görünürlük baskısı, Cumhuriyet baloları gibi yeni sosyalleşme mekânları ve “modern Türk kadını” imgesi üzerinden pedagojik bir ikna süreci işletildi.
Fakat “modern Türk kadını” simgesi, doğrudan yasaklanmadan da modernleşme projesinin taşıyıcı yüzeyi ve sembolü hâline getirilerek kadın bedeni üzerinden kurulan bir çağdaşlaşma siyasetinin merkezine yerleştirildi.
Türkiye’de başörtüsüne yönelik sistematik kurumsal kısıtlamalar özellikle 1980’lerden itibaren kamu kurumları ve üniversitelerde belirginleşti. 1990’larda ve özellikle 28 Şubat sonrasında başörtüsü meselesi yalnızca laiklik tartışmasının değil, devlet iktidarının sınırlarını belirleyen bir araca dönüştü.
Kadın bedeni üzerinden yürütülen mücadele, aslında devletin kimi meşru yurttaş olarak gördüğü sorusuna bağlandı.
Avrupa’da başörtüsü siyaseti
Türkiye’de başörtüsü yasaklarına karşı güçlü bir İslamcı feminist hareket gelişirken Avrupa’da gelişmeler başka yönde ilerlemeye başladı.
Fransa, 2004’ten bu yana devlet okullarında başörtüsünü yasaklayan en katı laiklik çizgisini izlerken Avusturya’da bu ay yürürlüğe giren yasayla 14 yaş altı kız öğrenciler için tüm kamu ve özel okullarda başörtüsü yasaklandı.
Bu son gelişme Almanya’da AfD çevrelerinde ve İtalya’da Meloni liderliğindeki Fratelli d’Italia’da yankı buldu. Bu partilerin sözcüleri, Avusturya modelini “örnek alınması gereken bir adım” olarak nitelendirerek benzer düzenlemeleri savunmaya başladılar.
Elbette bugün Avrupa ve İsviçre genelinde yaşanan tartışmalar, 1920’lerin ya da 1990’ların Türkiye’siyle aynı değil. Devlet yapısı da tarihsel koşullar da farklı. Ancak bu fark, benzer siyasal reflekslerin geri dönmeyeceği anlamına gelmez.
İsviçre bugün gerçekten neyi savunduğunu düşünüyor? Tarafsız bir kamusal düzeni mi, yoksa küresel krizler çağında kimlikler üzerinde daha sert denetim kuran bir iç siyaseti mi?
Dünyanın birçok bölgesinde savaşların sürdüğü, ekonomik belirsizliğin 2008’den bu yana kalıcı hâle geldiği ve toplumsal güvencesizliğin büyüdüğü dönemlerde siyaset çoğu zaman sembolik düşmanlar üretir.
Minare yasağı tartışmalarından bugünkü başörtüsü girişimlerine uzanan çizgide de benzer bir mantık işliyor. Toplumsal sorunların kaynağı yapısal eşitsizlikler, konut krizi, ücret baskısı ya da sosyal devletin gerilemesi değilmiş gibi, dikkat görünür Müslüman kimliğe çevriliyor. Böylece hem seçmen mobilize ediliyor hem de “kültürel tehdit” anlatısı üzerinden sağ popülizm daha da güçlendiriliyor.
“Koruma” dili özgürlüğü genişletmiyor
Bugün İsviçre kanton parlamentolarındaki sağ-muhafazakâr aktörleri doğrudan 1930’ların tek parti rejimleriyle özdeşleştirmek elbette tarihsel olarak kaba bir benzetme olur.
Ancak onların siyasal tahayyülünü besleyen mantıkta rahatsız edici bir benzerlik var: Toplumsal çoğulluğa güvenmemek, farklılığı tehdit olarak görmek, kadınların özgürlüğünü kadınlara rağmen tanımlamak ve devleti kültürel homojenliğin aracı hâline getirmek.
Görünen o ki sağ-muhafazakâr çevreler önce kamusal söylemin sınırlarını yokluyor, ardından bir azınlığa, özellikle de örtülü Müslüman kadınlara yönelik yasaların kademeli biçimde devreye sokulması için çalışıyor.
Buna paralel olarak ise ırkçı söylemler ve önyargılar daha serbest dolaşıma sokuluyor. Böylece daha ileri düzeyde, ırkçı motivasyon taşıyan hukuk reformlarının mümkün olacağı zemin hazırlanıyor.
“Koruma” diliyle kurulan bu siyaset, özgürlüğü genişletmiyor; tersine önce başörtüsünü, ardından farklı olan herkesi hedef alabilecek bir vesayet düzeninin zeminini hazırlıyor.



