Britanya’da göçmenleri ve sığınmacıları hedef alan “sivil devriye” yapılanmaları hızla çoğalıyor. Guardian’ın araştırmasına göre son 18 ayda en az 28 yeni grup ortaya çıktı. Kimi geceleri sokaklarda göçmen arıyor, kimi sığınmacı otellerini gözetliyor, kimi limanları bloke ediyor, kimi ise Manş Denizi’ni geçen tekneleri bizzat durdurmaya çalışıyor. “Kadınları ve çocukları koruma” söylemiyle meşruiyet arayan bu yapıların yükselişi, göçmen düşmanlığının seçim sloganından örgütlü sokak gücüne dönüşmesinin işaretlerini veriyor. Buna karşı sendikalar, antifaşistler ve yüzü aşkın sivil toplum örgütü de harekete geçmiş durumda.
Britanya’da aşırı sağ artık yalnız seçim sandığında, parlamentoda veya sosyal medyada örgütlenmiyor.
Göçmen karşıtı hareketin bir bölümü kendisine yeni bir alan açıyor: sokağın fiilî denetimi.
Guardian’ın 12 Eylül’de yayımladığı araştırmaya göre ülkede son 18 ay içerisinde en az 28 yeni göçmen karşıtı vigilante — kendi kendini görevlendiren “devriye” — grubu kuruldu. Gazetenin başlangıç tarihini belirleyebildiği 31 aktif yapının 28’i 2025 yazından sonra ortaya çıktı. Araştırmaya sıradan göçmen karşıtı gösteriler veya siyasi partiler değil, göçmenlere karşı “yasayı kendi eliyle uygulamaya” kalkışan yapılar dahil edildi.
Ortaya çıkan tablo küçük ve dağınık birkaç ırkçı grubun ötesine geçiyor.
Gece devriyeleri.
Maskeler ve koruyucu yelekler.
Sığınmacıların kaldığı otellerin gözetlenmesi.
Sokakta ten rengine göre insanların durdurulması.
Limanların bloke edilmesi.
Fransa kıyılarına gidip göçmen teknelerinin hareket etmesini engellemeye çalışma.
Ve bütün bunları daha fazla takipçi ve militan devşirmek için sosyal medyada yayımlama.
Aşırı sağın yeni örgütlenme modeli tam da burada şekilleniyor.
Glasgow’dan Belfast’a: “Polis yapmıyorsa biz yaparız”
Bu grupların ortak iddiası, devletin ve polisin toplumu koruyamadığı.
Kendilerini “mahalle güvenliği”, “kadınları ve çocukları koruma” ya da “topluluk savunması” gibi ifadelerle tanımlıyorlar.
İskoçya’da faaliyet gösteren Scots Active, Glasgow kent merkezinde geceleri devriye geziyor. Üyelerinin bazıları bu devriyelerde yüzlerini kapatıyor ve bıçak saldırılarına karşı koruyucu yelek kullanıyor. Grup özellikle kadınların ve çocukların göçmenlerden korunması gerektiğini savunuyor. TikTok, Scots Active ile Save Our Country Glasgow’un hesaplarını bu yıl yasakladı; gruplardan biri sığınmacıların kaldığını ileri sürdüğü otellerin pencerelerini dahi görüntülüyordu.
The Ferret’in daha önce yaptığı araştırma, yalnız İskoçya’da kendisini “sokak devriyesi” olarak tanıtan en az 14 grup tespit etmişti.
Bir videoda Glasgow’da siyah bir erkek, devriye grubu tarafından yürürken kameraya alındı. Grup adamın silah taşıdığını öne sürdü; görüntü ise cebinden çıkardığı şeyin cep telefonu olduğunu gösterdi. Video sonrasında sosyal medyada açık ırkçı şiddet çağrıları yayıldı.
Kuzey İrlanda’da ise Belfast Nightwatch First Division adlı yapı daha ileri gitti: koyu tenli erkekleri sokakta durdurup kimlik göstermelerini istedi. Guardian bu uygulamayı geçen yıl kentte yürütülen bir sindirme kampanyasının parçası olarak belgeledi.
Böylece sınır polisi mantığı sınır kapısından mahalleye taşınıyor.
Kimin “buraya ait” olduğuna artık üniforması bile olmayan insanlar karar vermeye çalışıyor.
Fransa’ya gidip botları kestiler
Bazı gruplar ise sokak devriyesinden doğrudan sınır müdahalesine geçti.
Raise the Colours üyeleri 2025 yılında birkaç kez Fransa’ya giderek Manş Denizi üzerinden Britanya’ya geçmeye çalışan göçmenleri durdurmaya çalıştı.
Üyeler, kıyıda buldukları botları kestiklerini iddia ettikleri görüntüleri kendileri yayımladı.
Fransız makamları daha sonra grubun 10 üyesinin ülkeye girişini yasakladı.
Bir başka yapı olan British Security Project, uzun vadede yüz binlerce “güvenlik gönüllüsü” oluşturma hedefi açıklıyor. Guardian’a göre grup sosyal medya hesaplarında kendisini gelecekteki kitlesel deportasyon politikalarının altyapısını oluşturabilecek bir yapı olarak tarif etti.
Grup ise Guardian’a verdiği yanıtta “vigilante” veya göçmen karşıtı olduğunu reddetti; faaliyetlerinin yasal ve barışçıl olduğunu, insanların milliyeti veya göçmenlik statüsü nedeniyle hedef alınmasını yasakladığını savundu.
Bu ayrım önemli.
Britanya’daki her sokak devriyesinin aynı örgütsel yapıya, ideolojiye veya şiddet düzeyine sahip olduğunu söylemek mümkün değil.
Ancak ortak siyasi zemin açık:
Göç, devletin çözmesi gereken bir toplumsal mesele olmaktan çıkarılıp, “yerli halkın kendisini savunması gereken bir tehdit” olarak kuruluyor.
Dover ve Portsmouth: devriyeden örgütlü sokak gücüne
Bu dönüşümün en görünür örneği son günlerde Patriot Platform oldu.
5 Eylül’de Dover’a gelen yüzlerce kişi tamamen siyah kıyafetler ve yüzlerini kapatan maskelerle liman çevresindeki yolları saatlerce bloke etti.
Ertesi gün Portsmouth’a yaklaşık 120 sığınmacının denizden kurtarılarak getirilmesinin ardından yaklaşık 200 siyah giyimli erkek yeniden toplandı. Yollar kapatıldı; polisle çatışmalar yaşandı ve bazı polislerin saldırıya uğradığı iddia edildi.
Patriot Platform’ın örgütlenmesi klasik bir seçim mitinginden farklı.
Hızla hareket edebilen daha küçük bir çekirdek.
Kapalı mesajlaşma kanalları.
Tek tip siyah kıyafetler.
Maskeler.
Ani toplanmalar.
Ve bütün bunların sosyal medya için güçlü görüntülere dönüştürülmesi.
Hope Not Hate araştırmacısı Joe Mulhall, Patriot Platform’ın yükselişini Britanya aşırı sağında taktiksel bir değişim olarak değerlendiriyor: daha gizli örgütlenen, daha fazla vigilante karakteri taşıyan ve belirli hedeflere kısa sürede müdahale edebilen bir yapı.
Yani mesele yalnız “göç karşıtı protestolar arttı” değil.
Aşırı sağ, sokakta operasyon yapabilecek disiplinli çekirdekler üretmeye çalışıyor.
Kadınların güvenliği aşırı sağın meşruiyet aracına dönüştürülüyor
Bu yapılanmaların en sık kullandığı gerekçelerden biri kadınların ve çocukların güvenliği.
Oxford Üniversitesi’nden aşırı sağ uzmanı Julia Ebner’e göre birçok vigilante grubunun merkezinde iki anlatı bulunuyor:
Devlet bizi koruyamıyor.
Göçmen erkekler “bizim kadınlarımızı ve çocuklarımızı” tehdit ediyor.
Bu anlatı daha sonra maske, üniforma benzeri kıyafetler, devriye ekipmanı ve sokak görüntüleriyle destekleniyor. Böylece sayıca küçük gruplar bile sosyal medyada daha büyük, disiplinli ve otorite sahibi güçler gibi görünebiliyor.
Fakat İskoçya’daki örnekler bu “kadınları koruyoruz” iddiasının çelişkisini de ortaya koyuyor.
The Ferret’in incelemesinde bir sokak devriyesi üyesinin yürüyen bir kadını arkadan kameraya alarak cinsel içerikli yorumlarda bulunduğu, aynı kişinin başka kadın ve gençler hakkında da benzer ifadeler kullandığı belgelendi.
Kadına yönelik şiddet böylece ortadan kaldırılması gereken maddi bir toplumsal sorun olmaktan çıkarılıyor.
Onun yerine ırksallaştırılıyor:
Fail “göçmen erkek”, koruyucu ise “yerli erkek” olarak yeniden kuruluyor.
Kadınların güvenliği, göçmenleri sokaktan kovmanın gerekçesine dönüştürülüyor.
“Toplum güvenliği” mi, örgütlü sindirme mi?
Hope Not Hate araştırmacısı Alex MacKinnon’a göre birçok grup üyelerini gerektiği gibi denetlemiyor ve bazı yapılarda şiddet suçlarından geçmiş kişilerin bulunduğu ortaya çıktı.
MacKinnon, “toplumu koruma” söyleminin bazı gruplar tarafından saldırgan göçmen karşıtı siyaseti ve ırkçı sindirmeyi meşrulaştırmak için kullanıldığını belirtiyor.
Britanya Polis Şefleri Ulusal Konseyi de halka suçları bildirme çağrısı yaparken, kişilerin kolluk yetkisini kendi ellerine almalarının hem tehlikeli olduğunu hem de gerçek polis soruşturmalarını tehlikeye atabileceğini söyledi.
İçişleri Bakanı Shabana Mahmood ise Dover ve Portsmouth olaylarından sonra polisten mevcut yetkilerini daha sert kullanmasını istedi ve bazı grupların faaliyetlerinde açık biçimde kötü niyet bulunduğunu söyledi.
Ancak yalnızca “polis bu gruplara müdahale etsin” demek, sorunun politik zeminini açıklamıyor.
Çünkü vigilante grupları boşlukta büyümedi.
Devlet “göç krizi” diyor, aşırı sağ “o halde biz çözeriz” diyor
Son yıllarda Britanya siyasetinin merkezine giderek daha fazla göç, Manş Denizi’ndeki tekneler, deportasyon ve sığınmacı otelleri yerleşti.
Ve bu dil yalnız Reform UK veya açık aşırı sağ tarafından üretilmedi.
Mahmood daha önce düzensiz göçün ülkeyi “parçaladığı” yönünde son derece sert bir söylem kullanmış, hükümet de deportasyonları hızlandıracak, insan hakları ve iltica mekanizmalarını daraltacak yeni düzenlemeler hazırlamıştı.
Bu, hükümetle vigilante gruplarının aynı şey olduğu anlamına gelmiyor.
Devlet şimdi bu grupların yasa dışı eylemlerine müdahale edilmesini istiyor.
Ancak siyasi çelişki ortadan kalkmıyor:
Devlet bir yandan göçü “kontrol edilmesi gereken ulusal kriz” olarak tarif ederken, aşırı sağ aynı anlatıyı birkaç adım ileri taşıyıp “devlet yapamıyorsa biz yapacağız” sonucuna ulaşıyor.
Tam da Julia Ebner’in işaret ettiği mekanizma burada çalışıyor.
Devletin yetersiz veya isteksiz olduğu iddiası, kendi polisi, kendi devriyesi ve kendi sınır denetimini yaratmak isteyen gruplara ideolojik zemin sağlıyor.
Yoksulluğun, konut krizinin ve çöken hizmetlerin faturası göçmene
Bu mesele yalnız ideolojiyle de açıklanamaz.
9 Eylül’de Oxfam, Amnesty International, PCS sendikası ve çok sayıda başka kuruluşun da içinde bulunduğu 154 örgüt, Britanya hükümetine ortak bir çağrı yaptı.
Açıklamada eskiden istisnai kabul edilen ırkçı şiddet ve sindirme olaylarının artık neredeyse haftalık hale geldiği uyarısı yapıldı.
Örgütler bunun arka planında yalnız aşırı sağ propagandayı değil, yıllardır derinleşen eşitsizliği, mahallelere ve kamu hizmetlerine yatırım yapılmamasını ve göçmen karşıtı söylemin siyasi ve medya alanında normalleşmesini de gösterdi.
Bu nokta önemli.
Britanya’da konut yokluğu gerçek.
Sağlık hizmetlerindeki kriz gerçek.
Ücret baskısı gerçek.
Yoksulluk gerçek.
Kadına yönelik şiddet gerçek.
Ama bu sorunların sorumlusu gece sokakta yürüyen siyah bir erkek, Manş Denizi’nden geçen bir aile veya geçici bir otelde yaşayan sığınmacı değil.
Göçmeni bütün bu sorunların ortak faili haline getiren siyaset, toplumsal öfkenin yönünü değiştiriyor.
Yukarıya değil aşağıya.
Ev sahibinden göçmene.
Patrondan mülteci işçiye.
Kamusal hizmetleri kesenlerden sığınmacılara.
Ve sonunda “devlet bizi korumuyor” diyen küçük gruplar, kendilerini mahallenin polisi ilan ediyor.
Ama sokak onlara bırakılmış değil
Britanya’daki gelişmenin diğer yüzü ise antifaşist ve ırkçılık karşıtı örgütlenme.
Patriot Platform’ın Portsmouth’a ikinci kez mobilize olduğu 12 Eylül’de karşılarında Stand Up To Racism ve yerel antiracist grupların düzenlediği birlik gösterisi vardı. Aynı gün Glasgow’daki göçmen karşıtı mobilizasyona karşı da Stand Up To Racism ve diğer örgütler sokaktaydı.
Bir hafta önce Leeds’te göçmen karşıtı bir eylem yine antiracistlerin karşı gösterisiyle karşılandı. Mumbles’ta ise yerel örgütler bir ırkçılık karşıtı topluluk etkinliği düzenledi. Stand Up To Racism’in değerlendirmesine göre bazı kentlerde aşırı sağ internet üzerindeki görüntüsünün çok altında kaldı.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü 28 yeni vigilante grubunun ortaya çıkması, Britanya sokaklarının aşırı sağ tarafından ele geçirildiği anlamına gelmiyor.
Ama bir uyarı anlamına geliyor:
Göçmen düşmanlığı yalnız sandıkta oy toplamıyor. Kendi kadrolarını, kendi üniformasını, kendi devriyelerini ve kendi “düzen” fikrini üretmeye başlıyor.
Bunun karşısındaki mücadele de yalnız seçim kampanyasına bırakılamaz.
Mahallede.
İşyerinde.
Sendikada.
Sığınmacı otellerinin önünde.
Limanlarda.
Ve aşırı sağın hedef seçtiği her yerde örgütlü bir karşı güç gerekiyor.
Çünkü Britanya’da ortaya çıkan yeni denklem giderek daha açık:
Aşırı sağ, “devlet yapmıyorsa biz yapacağız” diyerek kendi sınır polisini yaratmak istiyor.
Antifaşist ve antiracist hareketin önündeki görev ise yalnız onların suç işlemesini beklemek değil.
Göçmeni toplumsal krizin günah keçisi haline getiren zemini dağıtmak ve sokakta kimin “buraya ait” olduğuna ırkçı devriyelerin karar vermesine izin vermemek.



