fbpx

Nepal’de hidroelektrik tünellerinde yüzlerce işçi kayıp: Felaketin yükü yine emekçilerin omzunda

Paylaş

Nepal’de 26 Ağustos’ta Himalayalar’daki buzul çökmesinin tetiklediği sel, ülkenin hidroelektrik merkezlerinden birini yerle bir etti. 2 Eylül itibarıyla yalnız hidroelektrik projelerinde 947 kişi hâlâ kayıp. Yüzlercesinin yeraltı tünellerinde veya santral yapılarında mahsur kaldığından endişe ediliyor. Aileler kurtarma çalışmalarının yavaşlığını sorgularken ortaya çıkan tablo, yalnız bir “doğal afet” değil: iklim krizinin, kırılgan enerji altyapısının ve emekçilerin güvenliğini ikinci plana atan kalkınma modelinin kesiştiği bir felaket.

Nepal’in kuzeyindeki Rasuwa ve Nuwakot bölgelerinde geçen hafta yaşanan büyük selin ardından kurtarma ekipleri zamana karşı yarışıyor.

Independent Power Producers’ Association Nepal’in 2 Eylül’de aktardığı son verilere göre selden etkilenen hidroelektrik projelerinde 947 kişi hâlâ kayıp. Kaç kişinin tünellerin ve yeraltı santral yapılarının içinde mahsur kaldığı, kaç kişinin sel sularına kapıldığı ise henüz kesin olarak bilinmiyor. Associated Press, yaklaşık 900 işçinin kayıp, bunların yaklaşık 500’ünün tünellerde bulunuyor olabileceğini aktarıyor. Sayılar kurtarma ve kimlik tespit çalışmaları sürdükçe değişiyor.

Nepal ordusunun verilerine göre selin ilk saatlerinde hidroelektrik tesislerinden 279 kişi sağ çıkarıldı. Ancak felaketin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen birçok noktada ekipler hâlâ yeraltındaki santral bölümlerine ulaşabilmiş değil.

Aileler bekliyor: “Neden daha iyi ekipman kullanılmıyor?”

Kayıp işçilerin yakınlarının öfkesi büyüyor.

Upper Trishuli-3A santralinde eşi ve yaklaşık 40 kişinin yeraltında mahsur kaldığı düşünülen Narayani Joshi, Kathmandu Post’a bir haftadır hiçbir haber alamadıklarını söyledi. Ailelerin en temel sorusu açık: Neden suyu tahliye edecek daha güçlü pompalar ve gerekli teknik ekipman daha erken devreye sokulmadı?

Kayıp işçilerin yakınları 1 Eylül’de PowerChina’nın Lalitpur’daki ofisine giderek kurtarma çalışmalarının hızlandırılmasını istedi. Upper Trishuli-1’in yöneticisi de şirketin teknik ekibinin başından itibaren sahada olması gerektiğini kabul etti; ortak teknik çalışma ancak pazartesi günü başladı. Başka projelerde de şirket temsilcileri uzman ekiplerin daha erken harekete geçirilmesi gerektiğini söylüyor.

Afet uzmanı ve Nepal’in eski afet yönetimi kurumu başkanı Anil Pokhrel’e göre kurtarma ekipleri tünel girişlerinin yerini belirlerken değerli zaman kaybetti; yeterli ağır ekipman ve karmaşık tünel kurtarmaları konusunda eğitimli personel de yoktu.

Pokhrel’in tespiti meselenin özünü gösteriyor: Nepal’in tünel inşa etme konusunda yüzyılı aşan deneyimi var; ama aynı tünellerde insan kurtarmaya aynı ölçüde hazırlanılmış değil.

Enerji altyapısı büyüdü, kurtarma kapasitesi aynı hızla büyümedi

Burada Gaste Avrupa açısından sorulması gereken soru tam da bu.

Nepal son yıllarda hidroelektrik üretimini yalnız ülkenin elektrik ihtiyacını karşılamak için değil, enerji ihracatını büyütmek için de hızla genişletti. Hidroelektrik ülkenin neredeyse bütün elektrik üretimini sağlıyor; enerji ihracatı son on yılda hızla büyüyerek Nepal’in önemli döviz kaynaklarından biri haline geldi. Ülke kapasitesini önümüzdeki on yılda üç kattan fazla artırmayı hedefliyor.

Ama aynı modelin en kırılgan noktalarında çalışan işçiler, şimdi yüzlerce metre yerin altında kurtarılmayı bekliyor.

Üstelik mesele küçük, yerel yatırımlardan ibaret değil.

En fazla kaybın bildirildiği 216 megavatlık Upper Trishuli-1, Güney Koreli şirketlerin çoğunlukta olduğu Nepal Water & Energy Development Corporation tarafından geliştirildi. Dünya Bankası Grubu’nun özel sektör kolu IFC projeye ortak oldu ve 2019’da diğer finansörlerle birlikte 453 milyon dolarlık bir finansman paketini organize etti. IFC daha önce projeyi çevresel ve toplumsal etkileri bakımından “Kategori A – önemli risk” sınıfında değerlendirmişti.

Bunlar tek başına yatırımcıların selden veya işçilerin kaybolmasından doğrudan sorumlu olduğunu kanıtlamıyor. Ancak başka bir çelişkiyi açık biçimde ortaya koyuyor:

Yüz milyonlarca doları, uluslararası sermayeyi ve mühendislik kapasitesini dağın içine kilometrelerce tünel açmak için seferber edebilen bir sistem, aynı tünellerde işçiler mahsur kaldığında gerekli kurtarma kapasitesini hazır bulunduramıyor.

İklim krizi “herkesi eşit” vurmuyor

Felaket bir buzul ve kaya çökmesinin ardından meydana geldi. Bilim insanları Himalayalar’daki buzulların hızla geri çekilmesinin ve aşırı iklim olaylarının altyapı risklerini büyüttüğünü uzun süredir vurguluyor.

Reuters’ın görüştüğü uzmanlara göre hidroelektrik tesislerinin kırılgan nehir yataklarında ve taşkına açık vadilerde yoğunlaşması, iklim değişikliğiyle birlikte riski ağırlaştırıyor. Nepal’deki sel, ülkenin elektrik üretim kapasitesinin yaklaşık yüzde 10’unu, 431 megavatı devre dışı bıraktı.

Burada “iklim felaketi herkesi vuruyor” demek yetmez.

Dünyanın büyük şirketleri ve zengin ülkeleri onlarca yıldır fosil yakıtlarla servet biriktirirken, ısınmanın ağırlaştırdığı iklim risklerinin bedelini en sert biçimde emekçiler, yoksul topluluklar ve kırılgan bölgelerde yaşayan halklar ödüyor.

Nepal’de bunun bugünkü yüzü, hidroelektrik tünellerindeki kayıp işçiler.

Elektriği üreten, santrali inşa eden, tüneli açan insanlar şimdi aynı altyapının içinde yaşam mücadelesi veriyor.

“Doğal afet” deyip geçilemez

Selin kendisi insan iradesiyle başlamadı. Ancak felaketin neden bu kadar yıkıcı hale geldiği, hangi altyapının nereye kurulduğu, hangi risklerin kabul edildiği, kurtarma kapasitesine ne kadar yatırım yapıldığı ve kriz anında kimin hayatının önceliklendirildiği politik sorular.

Bu nedenle Nepal’deki tabloyu yalnız “doğa karşısında çaresizlik” olarak okumak, işçilerin yaşadığı gerçeği görünmez kılıyor.

İnşaat için sermaye bulundu.
Tüneller açıldı.
Enerji üretimi ve ihracatı büyütüldü.

Ama yüzlerce işçi yeraltında kaybolduğunda aileler hâlâ pompa, ekskavatör, uzman ekip ve koordinasyon talep etmek zorunda kalıyor.

Gaste Avrupa açısından mesele tam burada başlıyor: “kalkınma” ve “yeşil enerji” adı verilen her proje, onu inşa eden ve çalıştıran emekçilerin yaşamını merkeze koymadıkça ilerleme sayılamaz. Enerji dönüşümünün bedelini işçilere ve yoksul halklara ödeten hiçbir model adil değildir.

Nepal’de bugün öncelik hâlâ aynı: yeraltındaki işçilere ulaşmak ve her birinin hesabını sormak.

Ama kurtarma operasyonu sona erdiğinde başka bir hesap da açılmalı:

Bu projeler büyütülürken işçiler için hangi acil durum planları vardı? Neden uzman tünel kurtarma kapasitesi hazır değildi? Şirketler, devlet ve uluslararası finansörler hangi riskleri biliyordu? Ve benzer bir felakette aynı insanların yeniden yeraltında bırakılmaması için ne değişecek?

Bu soruların cevabı verilmeden Nepal’de yaşananı yalnızca “felaket” diye kayda geçirmek yetmez.

İşçilerin hayatı, enerji üretiminin maliyet kalemi değildir.