Sanatçı Mehmet Atlı ile İsviçre’nin Basel kentinde katıldığı bir etkinliğin ardından bir araya geldik. Göçmenlerin hasretini, çok dilliliği ve barışın müzikle buluşmasını konuştuk. İşte güzel bir söyleşi.
İsviçre’de yurdundan uzak yaşayan insanların önünde sahne alan Mehmet Atlı, konserlerinde sadece şarkı söylemiyor, aynı zamanda göç, kültürlerarası etkileşim ve barış üzerine derin mesajlar veriyor. Göçmenlerin özlemi ve memleket hasreti arasında, müziğin birleştirici gücünü hissetmek için bir konser salonu yeterli oluyor. Biz de bu deneyimi, sanatçının kendi sözleriyle keşfetmek için Mehmet Atlı ile konuştuk.
“Göç hem travma hem imkân”
Mehmet Murat Yıldırım:
Bugün İsviçre’de, yurdundan uzak yaşayan insanların önünde sahne aldınız. Çoğu yeni gelmiş mültecilerden oluşuyordu. Savaşlar, politik baskılar… Böyle bir atmosferde sahnede neler hissettiniz? Kiminin çocuğunu, kiminin anne babasını, toprağını bırakıp geldiği bir ortamda, onlara kendi ana dillerinde şarkı söylerken neler yaşadınız?
Mehmet Atlı:
Göç insanlık tarihinin en eski ve en doğal olgularından biri. Tarih boyunca insanlar farklı nedenlerle yer değiştirmiş, bu süreç edebiyata, sanata, müziğe konu olmuştur.
Modern çağda göç çoğunlukla ekonomik ya da politik zorunluluklarla, yani travmatik bir biçimde gerçekleşiyor. Bu nedenle büyük bir değişim, uyum zorluğu ve psikolojik yük getiriyor.
Ama göç yalnızca olumsuz bir durum değil. Kültürlerin kaynaşması, melezleşmesi, yeni bir toplumsal zenginlik yaratması bakımından olumlu yanları da var.
Konserlerimde salonda, göçmenlerin gözlerindeki hasreti ve özlemi hissediyorum. Şarkılarla onları biraz olsun memleketin havasına, hatıralarına taşıyabiliyorum.
Aynı zamanda göç, birlikte yaşama pratiğini geliştirmek için de bir fırsat. Kültürler tarih boyunca sürekli birbirleriyle etkileşim içinde oldu. Zorunlu göç ise travmatik bir deneyim yaratıyor; gönüllü göç ise hem birey hem toplum için yeni bir kültürel alan açıyor.

“Sanat, çok dilliliği ve dayanışmayı besler”
Mehmet Murat Yıldırım:
Peki, konserler, turneler ve yeni projelerden bahseder misiniz? Önümüzdeki süreçte neler yapacaksınız?
Mehmet Atlı:
Geçen yıl sanatta 30. yılımı kutladım ve üç albümlük bir proje gerçekleştirdik. Müzisyen arkadaşlarım şarkılarımı kendi yorumlarıyla seslendirdi ve bu albümlerle konserler verdik.
Haziran’da Almanya’da DİDF’in düzenlediği etkinliklere katıldım. Hamburg, Frankfurt ve bugün Basel’de. Irkçılığa ve ayrımcılığa karşı dayanışmayı öne çıkaran bir dizi konser oldu.
Türkiye’deki programlarımız da devam ediyor. Diyarbakır’daki FilmAmed belgesel festivali ve ailemin kökeni Ergani’deki Tarih ve Gastronomi Festivali bunlardan bazıları.
Önümüzdeki dönemde Almanya ve Diyarbakır’da senfonik orkestralarla konserler vererek şarkılarımı büyük orkestralarla buluşturmayı planlıyorum. Yoğun bir konser takvimi bizi bekliyor.

“Kürtçe şarkı hâlâ politik bir eylemdir”
Mehmet Murat Yıldırım:
Kürtçe şarkı söylemek uzun yıllar boyunca politik bir eylemdi. Bugün hâlâ öyle mi?
Mehmet Atlı:
Sadece politik bir çerçevede görmek doğru değil. Ancak geçmişte baskı altındaki Kürtçe şarkılar, kültüre ve dile sahip çıkma iradesinin bir ifadesiydi ve güçlü bir politik eylemdi.
Bugün bazı kazanımlar olsa da, hâlâ Kürtçenin eğitim dili ve günlük yaşamda tam anlamıyla normalleşmesi sağlanmış değil.
Bu nedenle şarkı söylemeye devam etmek hâlâ bir tür politik duruş taşıyor.
Öte yandan, Kürtçe müzik artık gündelik hayatın içinde de kendine yer bulabiliyor, bu da bir normalleşme göstergesi.
“Müziğin dili evrenseldir”
Mehmet Murat Yıldırım:
Kürtçe, Türkçe ve Zazaca söylüyorsunuz. Başka dillerde, mesela Ermenice, Süryanice veya Yunanca şarkı söylemek ister misiniz?
Mehmet Atlı:
Çok isterim. Zaman zaman kendi başıma Ermenice denemeler yaptım ama henüz seyirci karşısında söyleme cesaretini bulamadım.
Yunan ve Ermeni müziğini çok seviyorum. Diyarbakır’daki bir kitap fuarında Ermeni arkadaşlarımızın standını ziyaret ettim; sohbet ettik ve bir Diyarbakır türküsünü Ermenice söylemenin ne kadar güzel olacağını konuştuk. Bu fikir içimde güçlendi ve önümüzdeki gündemimden biri olacak.
Mehmet Murat Yıldırım:
Ben uzun yıllar Ege’de yaşadım. Kuşadası’nda dolaşırken kulaklığımı takarım, bir yandan sizin şarkılarınızı, bir yandan da Ciwan Haco’yu dinlerdim. Sizin sesiniz o coğrafyaya da uyum sağlıyor. Bence sesiniz Yunanca’ya çok yakışır.
Mehmet Atlı:
Evet, çok yakışacağını düşünüyorum. Theodorakis’in parçalarını uzun yıllardır severim; birini söylemeye çalıştım, çevirisini inceledim, anlamaya çalıştım. Yunanca, Ermenice ve İngilizce şarkılar söylemeyi çok isterim. Dünyada binlerce dil var; hepsini bilmek mümkün değil ama bilmediğimiz dillerin birikiminden mahrum kalmak istemiyoruz. Ben tüm bu dilleri insanlığın ortak mirası olarak kucaklıyorum.
“Barış da öğrenilen bir sanattır”
Mehmet Murat Yıldırım:
Savaş nasıl öğrenildiyse barış da öğrenilir demiştiniz. Türkiye’deki süreç ortada; umut, korku, tedirginlik… Barış ve sanat arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Mehmet Atlı:
Doğru; gelecek hakkında net bir şey söylemek mümkün değil. Tarih bilgisi geçmişi anlamamı sağlıyor ama geleceğe dair projeksiyonlar, dileklerdir.
Barış da tıpkı savaş gibi öğrenilen bir şeydir. Nefret ve şiddet öğrenildiği gibi, barışın da araçları, argümanları ve felsefesi vardır.
Konserlerimde ırkçılığın ideolojisi ve araçları varsa, birlikte yaşamanın da felsefesi ve pratiği var mesajını veriyorum. Kürtçe, Zazaki ve Türkçe çok dilliliğin örneklerini sunuyorum; milyonlarca insan buna tanık.
Sanat, nefret ve şiddet diline karşı ses çıkarabilir; sınırları aşabilir; farkındalık yaratabilir. Beraber yaşamanın güzelliğini dile dökmek, sese dönüştürmek mümkündür ve yapılmaktadır.
Mehmet Murat Yıldırım:
Yani siz de barış için elinizden geleni yapıyorsunuz?
Mehmet Atlı:
Elbette. Aram Tigran’ın çok sevdiğim bir sözü var, “Dünyaya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım.”
Bu harika bir hayal ve dilek. İnsanlığın kaynaklarını savaşa harcamak da bir seçenek, sanata, sevgiye ve barışa yöneltmek de. Ve bu tamamen bizim elimizde.



