Zug Gölü’nde bulunan bir bedenle Kuşadası’nda kıyıya vuran bir beden arasında binlerce kilometre var. Fakat ikisini de öldüren sistem aynı.
İki haber.
Aralarında sadece bir gün var.
Biri İsviçre’nin Zug kantonunda.
Dünyanın “en güvenli”, “en düzenli” ülkelerinden birinde.
Diğeri Aydın Kuşadası’nda.
Turizm afişlerinde maviyle, güneşle, huzurla pazarlanan bir kıyıda.
İki coğrafya.
İki farklı hayat.
Birbirini hiç tanımayan iki insan.
Ama aynı düzen.
Aynı sistem.
Aynı sonuç.
Zug Gölü’nde bulunan Yaşar Akkoyun’un bedeni, sadece bir insanın ölümünü değil, Avrupa’nın sığınmacılara reva gördüğü uzun bekleme rejimini de yüzeye çıkarıyor. Bir aydır kayıp. Bu süre boyunca etkili bir arama yok. Kıyafetleri göl kenarında bulunuyor ama dosya büyütülmüyor. Hayat, bürokratik bir soğuklukla askıya alınıyor.
Oysa herkes biliyor:
Altı ay önce ciddi bir intihar girişimi var.
Risk açık.
Tehlike görünür.
Ama sistem için bu yeterli değil. Çünkü bu sistem, insanı ancak üretken olduğu sürece “önemli” sayıyor. Çalışamayan, bekleyen, statüsüz bırakılan sığınmacı; Avrupa’nın vicdan muhasebesinde fazlalık olarak görülüyor. Psikolojik destek bir “hak” değil, bütçe kalemi oluyor. Hayat, tabloya sığmadığında görünmezleşiyor.
Yaşar Akkoyun’un “Oturum alamazsam cenazem Türkiye’ye gider” cümlesi, bir umutsuzluk ifadesinden fazlasıdır. Bu, emperyalist dünyanın çizdiği sınırlar arasında sıkışmış bir insanın, yaşama dair son cümlesidir. Savaşlardan, baskılardan, yoksulluktan kaçanlar Avrupa’ya alınır; ama hayata tam olarak dahil edilmez. Bekletilirler. Yıpratılırlar. Sonra olan olur.
Kuşadası’nda yaşanan ise başka bir yüz.
Ama aynı sistemin başka bir yüzü.
Şiddetli fırtına var. Gece. Deniz sert. İşçiler çalışmak istemiyor. Söylüyorlar. Uyarıyorlar. Ama dinleyen yok. Çünkü turizm sektörü, kârın kesintiye uğramasına tahammül edemez. Beş yıldızlı otelin iskelesi, üç işçinin hayatından daha değerlidir bu düzende.
Sonra deniz alır Mustafa Dağ’ı.
İki işçi ağır yaralı kurtulur.
Arama-kurtarma yok denecek kadar zayıftır.
Koordinasyon yoktur.
Herkes kendi başının çaresine bakar.
İSİG Meclisi’nin dediği gibi bu bir kaza değildir. Bu, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı bir iş cinayetidir. Denetimsizlik, taşeronluk, güvencesizlik ve “bir şey olmaz” kültürü birleştiğinde ortaya çıkan sonuçtur.
Bir tarafta göç yollarında öğütülen bir hayat.
Diğer tarafta emek sömürüsünün ortasında yok olan bir beden.
Biri hayatını kurtarmak için mülteci oldu.
Diğeri hayatını kazanmak için çalışıyordu.
Ama emperyalist kapitalist düzen açısından ikisi de aynı yere yazıldı:
Harcanabilirler listesine.
Zug ile Kuşadası arasında binlerce kilometre var.
Ama bu düzenin mantığında mesafe yok.
Merkezde alınan kararlar, çevredeki hayatları eziyor.
Avrupa’nın refahı, güneyin emeğiyle; düzeni ise mültecilerin sabrıyla ayakta tutuluyor.
Bu yüzden bu ölümler münferit değil.
Bu yüzden biri “intihar”, diğeri “kaza” diye geçiştirilemez.
Bunlar,
insanı değersizleştiren,
emeği sömüren,
beklemeyi cezaya çeviren
bir sistemin doğal sonuçlarıdır.
Ve biz bu düzeni adıyla anmadıkça,
bu ölümler devam edecek.



