İsviçre’nin parlak vitrininin ardında, rampasız kapılarla, inkâr edilen engellilik raporlarıyla, sessizce bir odaya bırakılan çocuklarla yaşayan mülteciler var. Engelli mülteci için rampa bir beton değil, ‘Ben de buradayım’ deme hakkı.
3 Aralık Dünya Engelliler Günü bugün. Dünyanın birçok yerinde, kurumlar birbirine benzeyen mesajlar paylaşıyor. Erişilebilirlikten bahsediyorlar, kapsayıcılıktan, eşitlikten… Hepsi güzel kelimeler. Ama ben, kelimelerden çok yaşadığım yerlere, gördüğüm insanlara bakıyorum. Çünkü insanın gerçekliği, duvarda asılı bildiride değil, yaşadığı koridorda, yatakhanelerde, rampasız kapı eşiklerinde gizlidir.
Yaklaşık iki buçuk yıldır İsviçre’de mülteciyim. Engelli bir gazeteciyim. İki buçuk yılın bir kısmı kamplarda geçti, bir kısmı ise o kamplardan çıkmak için verilen mücadelede. Sonra bir evim oldu, ama kampın o soğuk kokusu insandan kolay çıkmıyor.
İsviçre dışarıdan bakınca hep “mükemmel ülke”, “insan hakları cenneti”, “Avrupa’nın vitrini” gibi cümlelerle anılıyor. Ama vitrinin camı parlak olsa da arka odanın karanlığı kimsenin umurunda olmuyor.
Ben o arka odayı gördüm.
Bir kamp vardı mesela… İçeri girdiğinizde ilk fark edeceğiniz şeylerden biri, tekerlekli sandalye kullanan biri için bırak rampayı, düz bir giriş bile olmamasıydı. Düşün; rampa yok. Bir tek rampa. Bir cümlede geçip gidiyor ama bir insanın gün boyu başını eğmesine, utanmasına, beklemesine neden olan bir eksiklik bu.
Orada yaşayan engelli bir adam vardı, sessiz, omuzları çökmüş. Bir keresinde bana “İsviçre’ye gelince daha iyi olur sanmıştım” demişti. O cümleyi hâlâ unutamıyorum. Çünkü aynı hayali ben de kurmuştum. Hepimiz kuruyoruz. Avrupa’ya gelince en azından insanın insana davranışı değişir sanıyoruz. Ama mülteci olduğunda kimlik kartın senin kaderin oluyor. Engelin ise görünmez bir not defterine yazılı kalıyor.
Tam burada kendi hikâyeme de bir parantez açmak zorundayım. Çünkü İsviçre Göç Sekreterliği’nin (SEM) bana verdiği red kararında, benim engelli olduğum gerçeğini bile yok saydılar. Sağ gözümde yüzde 97 görme kaybı var. Sırtımda 18 platin vidayla yaşıyorum. Her adımımda, her nefesimde o metal ağırlığı da taşıyorum. Ama karar metninde bana “sağlıklı bir insansın” dediler. Bir devlet kurumu bana kendi engelimi inkâr ederek seslendi. En çok da bu içime dokundu. Rampasız kapıyı görmemek gibi, bir insanın acısının üstünü örtmek…
Ama sorun sadece fiziki engellerle sınırlı değil. Kamplarda özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar ve yetişkinler için neredeyse hiçbir sistem yok. Otistik çocuklar, Down sendromlu gençler… Kimi zaman tüm gün aynı odada, aynı sessizlik içinde bırakılıyorlar. Bir çocuğun dünyasını genişletecek terapiler, bireysel destekler, uzman öğretmenler yok denecek kadar az. İsviçre kendi vatandaşına bu konularda geniş imkânlar sunarken, sığınmış bir çocuğa aynı hakkı tanımıyor. Eğitim verilen gruplarda bile engelli mülteciler çoğu zaman “uyum sağlayamıyor” diye sessizce dışarıda bırakılıyor. O uyumu sağlayamamalarının sebebinin kendi engelleri olduğu bile görülmüyor. Böylece bir çocuk, bir genç, bir yetişkin sessizce sistemin kıyısına düşüyor. Ne bir okulun parçası olabiliyorlar ne de toplumun. Engelleriyle değil, ilgisizlikle büyüyen bir boşluğun içinde kalıyorlar.
Bazı kamplarda banyo musluklarına kadar “engelsiz tasarım”a rastlamak imkânsız. O dar kapılar, o yüksek yataklar… Engelli bir mülteci için değil yaşamak, nefes almak bile mücadeleye dönüşüyor. Bir kadının bastonunu bir ay boyunca değiştirmediler mesela. Bir ay… Bir ay boyunca bir insanın adım atması acıya bağlıydı, sadece bir “teknik arıza kaydı” çözülsün diye.
Bazen düşünüyorum; bu ülke bu kadar zenginse, neden bir engelli rampası hâlâ lüks? Neden mülteci kampında bir asansörün çalışması “şans” kategorisinde değerlendiriliyor? Neden engelli mülteciler, sağlıklı bireylerle aynı prosedüre, aynı saatlere, aynı muamelelere mahkûm ediliyor?
Belki de sorun para değil. Belki sorun, engelli mültecinin kimsenin fotoğraf karesine girmeyen yüzü olması. “Göstermek istemedikleri gerçeklik” olması. Bu yüzden vitrinin parlaklığına yatırım yapılıyor. Arka odanın karanlığı ise kapı kapatılarak çözülüyor.
Bugün 3 Aralık. Normalde insan bu günlerde biraz umutlu bir şey yazmak ister. “Daha iyi olacak”, “farkındalık artıyor” gibi cümleler… Ama ben burada gördüklerimi yumuşatmak için kalemimi eğip bükemiyorum.
Fakat karamsar da değilim. Çünkü tanıdığım engelli mültecilerin çoğu, hayatı kendi omuzlarıyla taşımayı öğrenmiş insanlar. Her gün yeniden başlayan, her gün yeniden deneyen insanlar. Onları düşündükçe şunu anlıyorum: İnsan dayanıyor, ama bu dayanma kimsenin lütfu değil, tamamen kendi direnci.
Bugün bu ülkeye bir tek hatırlatma yapmak istiyorum:
Bir rampa sadece beton değildir. Bir rampa, bir insanın “Ben de buradayım” diyebilme hakkıdır.
Eğer gerçekten bir şey kutlanacaksa, engellilerin değil, engellilere rağmen yaşayanların günü bugün.
Ben de onlardan biriyim. Ve biliyorum; Bu hikâye burada bitmiyor.



